Benim Hüzünlü Orospularım | Gabriel Garcia Marquez

1982 yılında Nobel ödülü alan Gabriel Garcia Marquez’in 76 yaşında yazdığı son romanıdır. “Yüzyıllık Yalnızlık” gibi kendi adıma Dünya’nın en iyi romanlarından birisini yazmış olan yazara saygım, hürmetim, beğenim sonsuzdur. Bu sebeple taraflı olarak yazdığımı belirtmem lazım. Zira hayatımda okuduğum en iyi 10 roman içindedir kendileri. Bu bilgi ışığında son kitabına şüphe bir tarafa nasıl bir heyecan bizi bekliyor acaba diye başladım.

Kitabın ismi, konusundan önce kitapla ilgili ilk söyleyebileceğim şey yalın, sade, rahatlıkla okunabilecek olan üslubu ile yazarın bizi yine yanıltmadığıdır.

90. yaş gününde kendisine bir hediye vermek isteyen eski gazetecimiz müdavimi olduğu genelevden bakire bir kız ister. Zira kendisi hayatı boyunca sadece para karşılığı kadınlarla beraber olmuştur ve aşk denilen duygudan bi haberdir. Genelev tarafından sunulan 14 yaşında ki “Delganida” hayatla ilgili tüm bakış açısını değiştirecek, daha önce tatmadığı duyguları yaşatacaktır. Uyanıkken hiç görmese, konuşmasa bile o uyurken ona hikayeler okuyacak, saçlarını okşayacak ve kendi geçmişi, şimdisi ile yüzleşecektir.

“İnsanların sonunda başkalarının sandığı gibi biri olmaması imkansız.”

Marquez sıradan bir yazar değildir. Olaya yaklaşım olarak kendi basit değer yargılarımız ve ahlaki anlayışımız kitapla uyuşmaz, fakat bilmemiz gereken bir şey var ki en doğru gözlemler en çarpık kurgulardan çıkar, bu kurguları oluşturmak basit gibi görünür ama en zorudur, bayağı ve nefret uyandıracak derecede gayri ahlaki bir duruma düşülebilir. Usta yazar, tüm bu uçurumun kenarında öylesine incelikle dans ediyor ki, bir tarafımız nefret ederken, bir tarafımız her cümlesini büyüleyici bir hayranlıkla okuyoruz. Kitabında “Seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir.” diyor. Bize yol gösteriyor, elinize aldığınız bu sözcükler yığınını bu bağlamda okumayın.

“Katedralin saati yediyi vurduğunda gökyüzünde pembe renkli, berrak, tek bir yıldız vardı; geminin biri kederli bir veda çığlığı attı; yaşanabilecekken yaşanmamış tüm aşkların sıkıntısını bir Gordion düğümü gibi hissettim gırtlağımda.”

Artık hayatının sonu gelmiş sevgisiz, aşksız bir ömür geçirmiş olan ihtiyarımızın küçük kızla yaşadığı aşk, veya adlandırdığı aşk, içinde cinsellik barındırmaz. Yazar böyle bir sahne betimlemez ama 90 yaşındaki bir adamın tüm hayat tecrübesini bize aşk, tutku, cinsellik, hayat ve ölüm kavramlarının etrafında, etkileyici, şiirsel bir dille anlatır. Kahramanına da acımaz ve şu cümle çıkar ağzından; “Hayatta hiç bir becerisi, parlak hiçbir yanı olmayan, soyu tükenmiş biriyim.

“Sabahın erken saatlerinde nerede olduğumu hatırlayamayarak uyandım. Kız, sırtı bana dönük olarak cenin gibi kıvrılmış uyuyordu hâlâ. Onun karanlıkta kalktığını ve banyoda sifonun sesini duymuşum gibi belirsiz bir duyguya kapılmıştım, ama rüya da olabilirdi. Bu benim için yepyeni bir şeydi. Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim, çoğunlukla yarı giyimli olarak ve her defasında birbirimizi olduğumuzdan daha iyi hayal edebilmek için karanlıkta yatarak, sevgisiz sevişirdik. O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim.”

Romanda ön planda işlenen yaşlı adamın adı hiç geçmez. Gerek yoktur, biri olması önemli değildir. Burada önemli olan o yaşların hissiyatı, hayatın sonunun sorgulanması, yaş ile ruhun aynı şey olmadığı, tutkunun her an tekrar belirebileceğidir. Aradaki fark özellikle seçilmiş gibi duruyor. 14 yaşın masumiyeti, dokunulmazlığı, sade kusursuzluğunun yanında fiziği gibi yaşamı da buruş buruş olmuş, kirlenmiş, kusurlu bir ihtiyar.

“Kendi yarattığım ve bana korku veren bu sürekli sarhoşluğa kendimi nasıl kaptırdığımı bende bilmiyorum. Başıboş dolaşan bulutların arasında uçuyor, kim olduğumu öğrenmek gibi hayli boş bir hayalle aynanın karşısında kendi kendimle konuşuyordum. saçmalıklarım o dereceye varmıştı ki, taşlarla şişelerle girişilen bir öğrenci gösterisinde içinde bulunduğum gerçeği ortaya koyacak şekilde “aşkımdan çıldırıyorum” yazılı bir pankartla en öne geçmemek için kendimi zor tutmuştum.”

Marquez, Kolombiya’lı bir yazar olarak ülkesi ile ilgili her daim söz söyler, açık açık olmasa bile okuduğunuz şeyin o ülkeye ait olduğunu anlarsınız. Bu kitap bizim ülkemizde geçmiyor bunu bilin, bu adam bu toprakların yaşlı adamı değil, bu ülkenin değer yargılarını taşımıyor, bu adam ömrünün sonunda kendini ibadete vermiş cami cami gezen tonton amca olmadığı gibi, böyle görünüp çoluk çocuğu taciz eden yaşlı morukta değil. Kolombiya toplumuna ait bir birey, yaşantısı, değer yargıları, kültürü orası ile ilgili, yazar evrensel kahraman yerel. Yazarın duygu ve hissiyatı anlatışı ustalıkla ilgili kusursuzluk taşıyor. Konu acımasızca sert. Bu konunun içinden bize anlattığı, hissettirdiği, sorgulattığı durum takdire şayan.

İnsan gerçekte olduğu değil, hissettiği yaştadır.

Barış, Mayıs 2022

Sıkı Düşmanlar | Jean-Pierre Filiu & David B.

ABD – Orta Doğu İlişkilerinin Tarihi alt açıklaması ile Karakarga yayınlarından çıkan Çizgi roman şeklinde ki kitabın orijinal ismi “Les Meilleurs Ennemis”dir.

Orta Doğu Tarihi Profesörü Jean-Pierre Filiu tarafından yazılan kitabı, Çizer David B. resimlemiş ve zor okunur bir kitap olmaktan çıkartıp, çok yalın ve anlaşır bir hale gelmesini de sağlamış. 313 sayfa olarak yayınlanan kitap o kadar seri bir şekilde okunabiliyor ki elinize almanız ile bitirmeniz bir oluyor.

“Eski bir Hikaye” alt başlığı ile başlayan kitap, 4400 yıl öncesine uzanıp Gılgamış’tan anekdot aktarıyor. Bu çok değerli bir ön bilgilendirme aslında çünkü sorunun kökeninin ne kadar eski olduğunu anlamamız ve tarihsel süreci hissedebilmemiz için önemli.

Uruk kentinin kralı Gılgamış ve arkadaşı Enkidu’nun hikayesi 2003 yılında Amerika’nın Irak’a saldırısı ve ülkeyi kargaşaya terk etmesi üzerine Başkan George W. Bush’un sözlerine bağlanıyor. Aslında binlerce yıldır anlatılan hikayeden ders çıkartamamış bir coğrafya için Gılgamış’a atıfta bulunan iki acımasız insana bağlanıyor daha doğru.

“Harekete geçmek riskli, harekete geçmemek de aynı derecede riskli. Bildiğimiz şeyler var ve onları bildiğimizi biliyoruz. Bu, bilinen bir bilinendir. Bir de bilmediğimiz şeyler var. Bu da bilinen bilinmeyendir. Bilinmeyen bilinmeyen de vardır; Yani henüz bilmediğimizin farkında olmadığımız bilinmeyenler. Bu bize bir şeyler öğretir mi? Yaşadığımız dünyanın sert ve engin bir dünya olduğunu öğretir mi?” Enkidu / Gılgamış

“Barbarlık” alt başlığı ile Amerika’nın Cezayir ile ilk diplomasisi ve sürecin işleyişini, “Petrol” alt başlığı ile Amerika – Sudi Arabistan ilişkisi başlangıcı ve süreci, “Darbe” alt başlığı ile Amerika – İran ilişkilerinin başlangıcı ve İngiltere, Fransa gibi ülkelerle de başlayan rant kavgası, bu kavga ile İran’ın içten içe çürütülmesi süreci (burada eski İran başbakanı Musaddık’a da değinilmiş sadece bunun için bile okunmalı),

“Benim tek suçum, petrol endüstrisini millileştirmektir.” Musaddık

“Altı Gün” alt başlığı adını aldığı savaş döneminde Mısır – Suriye – Ürdün – Sudi Arabistan gibi Orta Doğu topraklarının yanı sıra, Fransa – İsrail ilişkileri, Rusya’nın bu coğrafyada söz sahibi olmasını engelleme politikası anlatılır.

“Orta Doğu’nun özgür devletleri, bağımsızlıklarını korumak için yardımcı güçlere ihtiyaç duymaktadır ve bu devletlerin büyük çoğunluğu bunu arzu etmektedir.” / Eisenhower (ABD Başkanı). Ne güzel açıklamış değil mi, tüm yapılanların 1956 yılında ki açıklaması bu işte, yardım, destek, bağımsızlığı koruma, inançlara saygı falan filan. Bu toprakların hala ders almayıp aynı söylemlerle sömürüldüğünü görmek üzücü gerçekten.

“İki Savaş Arası” alt başlığına geçtiğimiz de artık yeni bir oyuncu sahneye çıkar. Önceleri sesi çok çıkmayan küçük bir devlet; İsrail. İlginç bir not: Kasım 1967’de, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı karar taslağı oylanır ve Fransızca metinde “İsrail’in işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini” ön gören karar, ABD’nin “evet” oyuyla kabul edilir. Ancak metnin İngilizce versiyonunda ( ki bunu sadece ABD imzalar) bu geri çekilme belli şartlara bağlanır. Nasıl devlet eliyle kandırmaca, hem de tüm dünyanın gözü önünde.

“1979” alt başlığı Jimmy Carter’ın başkan seçilmesi ile yeniden şekillenecek olan İsrail meselesini, İran Devrimi’ni, İsrail – Arap Barışı’nı, Kara Kasım’ı, Mekke Katliamı’nı ve Afganistan sürecini anlatır. “Lübnan (1982 – 1984)” başlığı ile bu ülkenin kargaşaya sürüklenmesi, “Yeni Düzen (Irak 1990 – 1991)” alt başlığında önce İran – Irak Savaşı, devamında da Irak’ın (En güçlü Arap ordusu olduğu söyleniyor) nasıl darmadağın edildiği anlatılıyor. Bu bölüm de Bin Ladin olayı ve 11 Eylül saldırısı da anlaşılır bir netlikle açıklanmış.

Sonrasında Amerikan başkanlarının görev sürelerinde ki Orta Doğu politikaları bu coğrafyanın nasıl kaderi haline geldiğini anlamamıza yetecek düzeyde anlatılıyor ve şu cümleler ile kitap bitiyor:

“Amerika bölgeye her zaman iyi amaçlarla müdahil olmamış. Ama bölgeden hep kötü zamanlarda çekilmiştir. Oysaki; Pakistan’dan Libya’ya, Türkiye’den Yemen’e bütün halkların yaşadıkları savaş, açlık, sürgün ve terörizmin ucu bir şekilde Avrupa’ya ve ABD’ye dayanmaktadır.”

Çizgi roman haline getirilerek kolay okunur olmuş, basit anlatımı ile tarihten günümüze kadar ki süreç çok iyi özetlenmiş. Kendi yaşadığımız coğrafyayı anlamamız açısından çok faydalı bir kitap olduğu kanaatindeyim. Alın, okuyun notu ile bitirelim.

Barış, Mayıs 2022

Hayvan Çiftliği | George Orwell

Her ne kadar hayvanlar tarafından yönetilen bir çiftlik söz konusu olsa da Orwell’in Stalin’i ve onun dönemini eleştirdiği kabul edilir. Dünya edebiyatında hatırı sayılır bir başarısı olan kitap hep en çok satanlar listelerine girmeyi başarmış hem de Orwell’in masalsı dili ile geniş bir okuyucu kitlesi edinmişti.

“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. “

Olaylar, Jones isimli çiftçinin çiftliğinde başlar. Hayvanların kötü şartlarda yaşamaktadır ve ayaklanma olur. Jones hayvanlar tarafından kovulur. Çiftliğin ismi “Hayvan Çiftliği” olarak değişir. Domuzların öncülüğünde başlayan bu ayaklanma sonucunda yönetim kadrosu da domuzlardan oluşması kaçınılmazdır. “Herkes eşittir” düsturu ile yola çıkan yönetim zaman içinde eski baskıcı döneme dönüşür. İşte bu dönüşümün trajik hikayesidir, Hayvan Çiftliği.

Orwell’in net bir şekilde Stalin’i eleştirdiğini söylemiştik. Kitaptaki karakterlerden biraz bahsedebiliriz. Napoleon adlı domuz Stalin’i temsil eder ve ayaklanmanın başıdır. Kitap, Napoleon’un iktidarın tek sahibi olma hikayesidir.

Snowball isimli domuz, Napoleon ile yol arkadaşıdır ve Troçki’yi simgeler. Devrime bağlıdır ve doğru anlamda gelişmesi için çabalar. Napoleon ile iktidar mücadelesi vermesine rağmen sürgün edilmekten kurtulamaz.

Squealer,Napoleon’un sözcüsüolan domuzdur ve Stalin dönemindeki Pravda gazetesinin simgesidir. Söz oyunlarında çok iyidir ve halkı kandırma görevi edinmiştir.

Boxer çiftliğin çalışkan ve güçlü atıdır. Proleterya sınıfının temsilcisidir. Sorgulama yapmaz, iktidarı ölümü pahasına savunur. Aynı zamanda Çin’deki Boxer Ayaklanması’na da göndermedir.

Benjamin, yaşlı eşeğimiz. Yaşlı kuşağın temsilcisidir. Etliye sütlüye karışmamayı tercih eder. Hiç bir yeniliğin fayda getirmeyeceğini düşünür, “her şey eskiye döner” der. Haklı çıkması tam bir trajedidir.

Moses, ajan kargadır. Kiliseyi temsil ettiği düşünülür. Sürekli öldükten sonra gidilecek olan “Şeker Kaplı Dağlar’dan” bahseder.

Muriel okuma bilen bilgili keçidir. Yöneticilere eleştiri yöneltebilecek kadar kendini eğitmiş olan işçi kesimini simgeler. Fakat inancı yoktur ve iktidara karşı çıkmaz.

Jones, kitapta çiftliğin eski sahibi olan insandır. Gerçek hayattaki çarlık dönemi hatta Çar II. Nikola’yı temsil ettiği kabul edilir.

Köpekler, KGB’yi (Sovyet Gizli Servisi) ve Satlin’in korumalarını simgelerler. Napoleon onları özel olarak eğitmiş ve Snowball’ın sürgüne gönderilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Orwell’in dört ayda yazdığı bu Stalin dönemi sosyalizm eleştirisi, ünlü romanı 1984’ün temelidir. 1984’te, daha acımasız ve sert bir dil kullanmasına karşın burada daha masalsı ve üstü kapalı bir anlatımı tercih etmiştir.

Orwell diyorki: “Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir.” Sonuçta insanlar tarafından yönetilen insanların yaşadığı bir toplumda yönetim sisteminin adının ne olduğu önemli değildir. İktidarı elinde tutanın güç istenci törpülenemediği müddetçe insanlık kazanamaz.

Sözlerimizi romanın başında geçen ve devrimin fikir babası olan ama devrimi göremeden ölen Koca Reis’in söyledikleri ile bitirelim:


“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? Açıkça söylemekten korkmayalım: Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçiyor. Dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk nedir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm
çıplaklığıyla gerçek budur.”

Rahatlıkla okunabilecek, akıcı ve masalsı bir dile sahip, güzel bir kitap olarak, özellikle 15-16 yaş üstü tarafından mutlaka okunması gerekiyor. Hatta yaş ilerledikçe, fikirler oturduğu, hayata bakışın değiştiği dönemlerde tekrar okunursa farklı lezzette bir eser. İyi okumalar.

Barış, Mayıs 2022

Tiamat | İhsan Oktay Anar (2022)

1995 yılında yayınlanan Puslu Kıtalar Atlası ile edebiyatımıza şaşalı bir giriş yapan Anar, Kitab-ül Hiyel (1996), Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (1997), Amat (2005), Suskunlar (2007), Yedinci Gün (2012)ve son kitabım dediği Galîz Kahraman (2014) ile artık tartışmasız en önemli yazarlarımızdan biri. Puslu Kıtalar Atlası’nın insanı sarsan ve derinden etkileyen dili, roman örgüsü diğer kitaplarına da sirayet etmiş, şahsi fikrim olarak Amat ile bir üst seviyeye gelmişken, Suskunlar ile mükemmele ulaşmış durumdaydı. Felsefe, mitoloji ve tarihi ustalıkla birleştiren Anar, etkili dili ile de okurlarını büyülemeyi başarmıştı.

2014 yılında ki Galiz Kahraman ile roman yazmayı bıraktığını açıkladığı zaman, bende birçok insan gibi çok üzülmüştüm. Her romanını okuduktan sonra bir sonrakini sabırsızlıkla beklediğimi belirtmeliyim.

Puslu Kıtalar Atlası yayınlandığı zaman üniversiteye yeni girmiştim. Felsefe okuyordum, mitolojiyi ve tarihi seviyordum. Haliyle etkisi muazzam olmuştu. Tiamat’ın yayınlanması çok sevindirici oldu kendi adıma. Özlediğim bir tat geri geldi.

T1AMAT isimli Abdülhamid sınıfı, Osmanlı denizaltısı Akdeniz’de mücadele ederken terk edilmiş bir gemiden altın bir sandığı ve 7 adet mıh’ı ganimet olarak alır. Fatak, hangi Anar kitabında herhangi bir şey kendisidir ki. Burada da sandık bir canavara dönüşür. Ateşle beslenir, mürettebatı tek tek yutar.

Kitap hem Amat’a gönderme yaparken hem de Antik Babil efsanesinde ki Tiamat’a. Wikipedia’da şöyle diyor. Tiamat; antik Babil inanışına göre daha genç tanrılar üretmek için tatlı su tanrısı Apsû ile çiftleşen tuz denizinin ilkel tanrıçasıdır. İlkel yaratılıştaki kaosunun sembolüdür. Kadın olarak anılır ve “parıldayan” olarak tanımlanır. Tiamat’ın tuzlu ve tatlı su arasında kutsal evlilik yaptığı bir yaratıcı tanrıça olduğu ve birbirini izleyen nesiller boyunca kozmosu barışçıl bir şekilde yarattığı iki bölüm olduğu öne sürülür. İkinci Chaoskampf’ta Tiamat, ilkel kaosun canavarca bir düzenlemesi olarak kabul edilir.

Bu sandık Tevrat’ta yer alan Hz. Musa’nın sandığı olarak ta düşünülebilir. Ateşle beslenen yaratık Şeytan’ı temsil ederken ganimet alınan yedi çivi de muhakkak ki yedi ölümcül günahla ilişkilidir. Aynı zamanda sandık açılır ve kötülük etrafa yayılır. Pandora’nın kutusu misali ve içinde umut kalır.

Anar, gemicilik terimlerine çok hakim bir yazar, bu anlamda sizi zorlayacağı muhakkak. Hikayeciliği çok güçlü olduğu için sürükleyiciliğine ve esrarına kapılıp devam etme isteğinizi körükleyecek, bu sebeple de kelimelerin zorluğu sizi yıldırmayacaktır.

Biraz sert bir kitap okuyacağınızı bilmenizde de fayda var. Zira işin içine 7 ölümcül günah ve şeytani yaratık girdikten sonra her şey vahşice ilerliyor olacak. Sıkışıp kalmışlık duygusu ve korkunun roman kahramanlarından size işlenmesini daha iyi anlatabilecek bir yazar tanımıyorum diyebilirim.

Amat’ta gerilim yavaş yavaş tırmanır ve acaba ne olacak diye size bir soluklanma fırsatı verirken, Tiamat’ta denizaltının o karanlık atmosferi, şeytani ölümlerin yaşattığı dehşet ve mürettebatın kurtulma çabası öylesine hızlı bir şekilde cereyan ediyor ki tüm hücrelerinizde dehşeti hissediyor ve soluklanmaya fırsat bulamıyorsunuz.

Anar’ın ustalığına büyük saygı duyuyorum. Her cümlesinin özenliliği, yaptığı işi ne derece mükemmel yaptığının göstergesi. 150 sayfalık basit bir kitap okumuyorsunuz, okuduğunuz şey sizi meraklandırıyor, heyecanlandırıyor, korkutuyor, dehşete düşürüyor, araştırma isteği uyandırıyor. Bir yanınız gerçek olmayan, akıl ve mantıkla açıklanamayacak bu hikayeyi mantıklı bir hale getirmeye çabalarken, bir yandan da sanki gerçek bir olayın içindeymişsiniz ve kurtulmaya çalışan sizmişsiniz hissiyatı doğuruyor.

Akıl, hayatı sürdürme kabiliyetine denir.

Anar’ın kendince bir mizah anlayışı mevcut. Bu anlayışı romanlarında yaptığı kurgu gibi düşünmek gerekiyor. Hiçbir olgu tek başına var olmuyor, bir karma ve birbiri ile ilişkilenme durumu var. İnsan evladına yaptığı eleştiri, kendi mizah anlayışı, inanç ve sorgulama ile bir düşünülmeli. İkiliklerin varlığı kendi hayatlarımızın içinde ki durumu da açıklayabilmemizi sağlaması gerekiyor. Melek veya şeytan, günah veya sevap, yaşam veya ölüm, inanç veya inançsızlık, korku veya cesaret gibi ikili kavramlar tek başlarına bir anlam taşımıyor, tek başlarına var olamıyorlar.

Son söz; “Başlangıçta her şey soğuk, boş ve anlamsızdı.” Şimdi hayat var. Hiçbir şey soğuk, boş ve anlamsız değil!

Barış T. Çoruh, Mart 2022

Göster
Gizle