Paterson |2016

Paterson; hem filmin, hem filmde ki baş kahramanın, hem ilham aldığı şairin şiirin, hem de şehrin adı. Film şair William Carlos Williams’ın Paterson şiirini de kendine referans alıyor.

Paterson (Adam Driver) otobüs şöforlüğü yanı sıra şiirler yazan bir insan olarak karşımıza çıkarken, sevgilisi Laura(Golshifteh Farahani) da değişik pastalar yapan, etrafını sürekli değiştiren biri olarak karşımızda. İki insanın yedi günü merkez alınmış.

Aslında enteresan hiçbir durum yok gibi duruyor. Bir memurun rutin hayatı içerisinde sıkışıp kalıyoruz. Her sabah 06:00 – 06:30 arasında kalkıyor, otobüsüne yürüyor, sefere kadar defterini çıkartıp şiir yazıyor. Yolcuların hikayelerine kulak kabartıyor, eve dönüyor, yemek, köpeğin dolaştırılması, barda bir içki ile gün bitiyor. Biz şöfor Paterson’la birlikte Paterson semtini dolaşıyoruz.

Yakın zamanda Jim Jarmusch’un filmlerini arka arkaya izledim. Stranger Than Paradise (1984), Down by Law (1986), Mystery Train (1989), Night on Earth (1991) ve Dead Man (1995). Bu seri ile birlikte Jarmusch’u enler listemin başlarına aldığımı belirtmeliyim. Paterson, artık ustalık dönemi filmi olarak karşımıza çıkarken, diğerleri kadar etkileyici bir film izlemediğimi de belirtmek isterim. Zira, sinema için (aynı diğer sanatlarda da olduğu gibi) daha sonra yapılan eserin öncekilerden iyi olacağının bir garantisi yok.

Jarmusch, İlk filmlerinden başlayarak sahne sahne anlamlandırma başarısı, kendi sinema dilini oluşturabilme yeteneği ve bunu seyirciye geçirebilmesi, oyunculukları üst seviyeye taşıması, renleri kullanma veya kullanmama konusunda ki kararlarının tesiri ile bir ekol. Yol ve yolculuk kavramı kendisi için vazgeçilmez gibi dururken. Fiziki yolculuk görselinin içinde ruhi bir arayış ta olmazsa olmaz olarak izleyiciye aktarılıyor.

Laura’nın sürekli arayışta olan, etrafını farklılaştıran, nispeten canlı kişiliğinin karşısında, Paterson’un durgunluğu, sıradanlığı, ilgi çekici olmayan kişiliğinin çakışması, izleyiciye de kendi hayatının bir özetini sunuyor aslında. Paterson’ın yazdığı şiirler de bizi öyle çapmıyor, hatta şiir mi bu diye kuşkuya düşürdüğü de oluyor. Özellikle küçük bir şair kızla karşılaştığı sahne çok güzeldi. Küçük kızın yazdığı şiiri okuduğunda hem kahramanımız hem de biz etkilendik. Burada farklı bir hayat sorgusu da işin içine giriyor, yeteneğin doğuştan gelmesi mi, çalışarak elde edilmesi mi?

Jarmusch dışında kimse böylesine rutin işleyen; şiirdir, kek yapmadır, köpek gezdirmedir gibi sıradanlıklar dışında hiçbir etkileyiciliği olmayan (kendi hayatlarımız gibi) bir tekrar silsilesini seyirciye izletemezdi.

Çok süslü, muhteşem anlamlı sözler ile bu filmi anlamlandırma yoluna gidilebilir, fakat yapmayacağım. Kötü bir film değil, diğer Jarmusch filmleri kadar iyi bir film de değil. Ha şunu da belirtmem lazım özellikle Adam Driver’ın oyunculuk performansını iyi bulmadım, fazlası ile boş baktığını, bir hissiyat yaratamadığını düşünüyorum. Yine de 10 üzerinden 7 verebileceğim bir film.

Barış, Mart 2022

Dead Man / Ölü Adam (1995)

Jim Jarmusch’un 3 filmini arka arkaya izleme şansı buldum. Öncelikle kendi adıma yeni, harika bir keşif oldu. Jarmusch’un hissiyatını da anlayabilmek adına çok iyi olduğunu düşünüyorum. Yönetmen sinemasında kesinlikle bu yöntem uygulanmalı, art arda mümkün olduğunca filmler izlenirse yönetmen hakkında çok daha net bir bakış açısına sahip olunuyor.

Stranger Than Paradise / Cennetten de Garip (1984) ile başladığım Jarmusch serisine Down By Law / İçerdekiler (1986) ile devam etmiştim. İki film de beni öylesine etkiledi ki Jarmusch’u artık baş köşeye oturtmuştum bile. Dead Man ile yerini sağlamlaştırdı.

Bazı eleştirmenler tarafından 90’larda yapılmış en iyi film denmesi haksız değil. Jarmusch bir yol anlatıcı, insanın yolculuğu, Amerikan rüyası denilen şeyin ne olduğu, kişisel varlığımız ve dar alana sıkışmış hayatlarımız konusunda muhteşem bir gözlemci ve hikayeleştirici. Bunu öylesine doğal ve yapmacıksız yapıyor ki büyülenmemek elde değil. Dead Man ile artık ustalık seviyesine geldiğini gösteriyor bize.

William Blake ( Johnny Depp) ve Nobody (Gray Farmer ), Dead Man’in yolculuğunun başrolündeler, bu öyle bir başrol ki, genç Depp döktürürken, Farmer’da ona eşlik etmekten geri kalmıyor.

William Blake, Cleveland’dan vahşi batıya ona iş teklifinde bulunduklarını bildiren bir mektup ile yolculuk yapmaktadır. Western filmlerinin vazgeçilmezi kara tren ilerledikçe manzaralar ve insanlar değişir. Blake gibi tertemiz, okumuş biri için büyük bir değişim gözlenmektedir. Asıl sürpriz ise mektubu aldığı yere geldiğinde yaşanacaktır. Muhasebeci olarak başlayacağı işe bir ay önce başkası alınmıştır. Çamurlu sokakları ve silahlı, vahşi insanları ile geldiği yere hiç benzemeyen bu kasabada beş parasız kalakalır. Çaresizlik içinde bir bardan aldığı içkiyi yudumlarken gül satan bir kızla tanışır. Gece birlikte olurlar, sabah içeriye kızın sevgilisi girer, olaylar garip bir şekilde gelişince kız vurulur, Blake’de adamı vurur. Vurduğu adam, kasabanın fabrikasının zengin ve deli patronun oğludur. Blake için kaçmaktan başka çare yoktur. Ormana dalar ve Nobody isimli kızılderili ile karşılaşarak beraber yolculuk etmeye başlarlar.

William Blake, İngiliz bir şair ve ressam. Jarmusch filmine dahil olmasını tesadüf olarak yorumluyor ama yazdıkları ile filmin mesajı uyuyor birbirine.

Her gece ve her sabah doğar bazıları acıya. Her sabah ve her gece doğar bazıları tatlı hazza Doğar bazıları tatlı hazza, doğarken bazıları sonsuz geceye. Sen bir ozan ve ressamdın. Ama şimdi beyaz adamları öldürmüş ölü bir katilsin.

Geçtiği yer, olayların gelişimi, işin içinde kızılderiler ve silahların olması münasebeti işe bir western izleyeceğimizi düşünebiliriz ama Jim Jarmusch izliyorsanız, bu mutlak anlamda bir yol, yolculuk, bir kaçış, arayış, değişim ve dönüşüm hikayesidir. Dead Man’de öyle bir film. Stranger Than Paradise’da Cleveland’a gidiş ve oradan başlayan bir yolculuk vardı, burada da Cleveland’dan başlayan bir yolculuk var. Burada ki yolculuk daha devasal bir kaçış ve dönüşüm anlatıyor bize. İnsanın büyük değişimi ve yol arkadaşlığı üzerine etkileyici bir hikaye aslında.

Jarmusch’un beni en çok etkilediği şeylerden biri de “an”ları çok iyi görselleştirmesi, çok etkileyici bir hale getirmesi. İzlediğim üç filmde de bir sürü fotoğraf karesi kaldı aklımda, bu durum öylesine başarı ile veriliyor ki, sanki fotoğraf kareleri akarak film haline geliyor. (böyle yapılıyor tabi de ) Bizim kültürümüzde Ara Güler fotoğrafçılığı vardır, basittir, siyah beyazdır, anı çok iyi yansıtır, etkileyicidir. Bu filmleri izlerken de aynı duygu yerleşiyor zihninize.

Filmde ki bu kare mesela çok güzel bir örnek, ölü bir karaca yavrusu (benim bildiğim kadarı ile Amerika kıtasında yaşamıyor ama bir bağlantı kuramadım, sadece yabancı bir diyarda ölmüş olarak, yönetmenin simgesel bir anlatımı olabilir diye düşünüyorum.) ile Blake’in yan yana yatışı. Her türlü etkileyici, simgesel ve doyurucu bir görsel. Hatta şiirsel.

Çoğunlukla beyaz adamın şeytani pis kokusu ondan önce gelir!

İnsan doğasının en güçlü hissiyatı hayatta kalma arzusudur sanırım. Bunun için yoğun bir çaba gösterir. Her türlü şarta ayak uydurmayı, bunun için her şeyi yapmayı, tüm yolları denemeyi, tüm korkularının üstüne gitmeyi başarır. Anti kahraman tiplememiz Blake’de bu dürtünün tam hakkını veriyor. Kafka vari bir dönüşüm sergiliyor. Kültürlü, temiz çocuktan bir katile dönüşmesi, şehirli bir zibididen, orman içinde yaşamaya başlaması, doğaya uyum sağlama çabası ve adam öldürme konusunda bir sıkıntı çekmezken, ölü yavru karacanın yanına uzanarak, tüm insanlık adına özür dilemesi muhteşem bir hayatta kalma çabası değil mi? Bu çaba ile başlayan değişim süreci içsel ve dışsal olarak o derece etkili veriliyor ki Depp’in de burada hakkını vermemiz gerekiyor. Kariyerinde oynadığı en iyi film ve en iyi performans olabilir.

Kendine hiç kimse diyen kızılderili yol arkadaşının rehberliği, fiziki gibi görünse bile gideceği yere götürmeye çalışan bir yol arkadaşı değil, ruhani yolculuğa hazırlayan bir rehber edası taşıyor. Kendi hayat hikayesi içinde ki unsurlar, onun gelişimini tamamlamasına yetmiş, bu kendini gerçekleştiren insan yansıması bir nevi. Hayatını anlatırken Jarmusch devreye giriyor. Amerika, hatta daha genel anlamda beyaz adam olarak tanımlanan medeniyet’in nasıl bir tek dişi kalmış canavar olduğunu bize basitçe gösteriyor.

Evet, Jim Jarmusch bir yol anlatıcısı. Medeni vahşiliğin yansımasını, modern şehirlerin kasvetli darlayıcılığını, insanın kendi olma arayışını ve bu arayışın fiziki ve ruhi yolculuğunu ustalıkla anlatıyor. Süse gerek görmüyor, kendi hayatsal tercihi de bize sirayet ediyor zaten. Holivud denilen öğütülmüş fikriyattan, bağımsız bir sinema ortaya çıkartmayı başarmış biri olarak, sistemi her filminde ince ince doğruyor. Bir gün New York’un ortasına bir Macar yerleştiriyor, bir gün bir kızılderili beyaz bir adama gideceği yolu gösteriyor. Bir gün bir İtalyan kadın beyaz adamları kurtarıyor, kahramanlar, bize örneklendirilenlere benzemiyor. Aynı hayatımız içinde ve etrafımızda ki kahramanlar gibi. Basit, elleri ve elbiseleri kirli, sıradan bir hayat içerisinde yaşayabiliyor bunlar.

“İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. …” diyor, beyaz adamın acımasızca topraklarına ve canına el koyduğu Kızılderililer.

Barış T. Çoruh, Mart 2022

Down By Law / İçerdekiler (1986)

Jim Jarmusch ile çok geç tanışmış biri olarak çok pişmanım yazmayacağım. Şu an 44 yaşındayım ve bence çok uygun bir zaman. Stranger Than Paradise ilk izlediğim filmiydi ve şaşırtıcı derecede hayran kalmıştım. Bu arada Mubi’ye de teşekkür etmek lazım gerçek sinemanın ne olduğunu görmemi sağladı.

Roberto Benigni, John Lurie ve Tom Waits böyle bir başrol kadrosu var. Oyunculuk konusunda Roberto Benigni diğerlerinin çok çok üzerinde olduğundan, o sahneye girene kadar, vasat bir oyunculuk izliyoruz. Bu bilinçli bir tercih midir bilemiyorum.

Bir DJ, bir pezevenk ve bir katil aynı hücrede buluşurlar. İlk ikisi kandırılarak, katil olan ise yanlışlıkla katil olarak gelir hücreye ve kaçma planı da gecikmez tabi.

Jim Jarmusch’un neden bu denli etkileyici bir sinema dili olduğunu düşünüyorum bir kaç gündür. Aynı şarkıyı farklı seslerden dinleyip birinden çok daha fazla etkilenmek gibi zira orada ses renkleri, buğusu, gücü … falan çok etkileyici; sinemada ise görsel, oyunculuk, konu, kurgu… falan önemli, tam bu noktada sanki bunların hiç birini yapmasa muhteşem bir film ortaya çıkartıyormuş gibi hissediyorum.

Jarmusch izlediğim zaman bir sıkışmışlık hissi uyanıyor bende. Önce alan, daha sonra tekrar büyüyerek başka bir alana sıkışma ve buradan kaçmaya çalışma. Bu hissi bir önceki filmde de aldım. Bu filmde de aynı his. Önce dar odalar, sonra hapishane, sonra bataklık, sonra Luisiana ve bu his kendi hayatımız içinde de bizi kovalıyor. Filmle birlikte arka planda çalışmaya başlayan duygu bu. Sahnede üç benzemez aslında her yerde olan tipler, odalar, şehirler, ülkeler, kıtalar ve dünya. Çıkmak istediğimiz alanlar, bizim hapishanelerimiz. Bu hissin kuvvetinin normalde bizi bunaltması ve izlediğimiz şeyden nefret etmemize neden olması gerekirken peki neden öyle hissetmiyoruz? Kanaatimce, taa Amerika’da ki sırdan insanlarında aynı şeyleri yaşadığını görmenin sinsi sevincini yaşıyor olabiliriz. Bir yolculuk ihtimalinin var olması bizi rahatlatıyor olabilir ama benim en olası gördüğüm; bizim yapamadığımızı bizim yerimize sahnenin hallediyor olması.

Jarmusch küçük Amerikalıların büyük rüyaları ile de kafa buluyor bence. Büyük Amerikan rüyası içinde ki küçük adamlar, daracık hayatları içinde oradan oraya anlamsızca sürükleniyorlar. Bu sürüklenme Jarmusch’un başka bir üstünlüğünü ortaya koyuyor, senoryaya, oyunculuğa hatta özel önemli diyaloglara gerek yok. Yoldaysan yoldasındır, önemli olan yoldur.

Filmde ki bir sahne özellikle dikkatimi çekti. “Ben çığlık atıyorum, sen çığlık atıyorsun, hepimiz çıldırmak için çığlık atıyoruz.” Bir hapishane hücresinin içinde pır dönen üç adamın sesini kendi etki alanları içinde ki insanlar duyuyor ve hep bir ağızdan onlarda başlıyor söylemeye ve tabi sonra erkin kolluk kuvveti, gelerek susturuyor herkesi… Söyleyeceklerim bu kadar. Nasılda tanıdık.

9/10

Barış. T. Çoruh, Mart 2022

Stranger Than Paradise / Cennetten de Garip (1984)

Jim Jarmusch’un ilk filmlerinden biri olana Stranger Than Paradise, ilk bakışta ağır ve kasvetli bir film havasında. Filmle hakkında iyi kötü yorumu yapmak oldukça zor zira size neler hissettirdiği ile ilgili bir karar bu.

John Lurie’nin beni çok rahatsız eden oyunculuğuna, Eszter Balint’in vurdum duymaz karakterine ve Richard Edson’un sevimli karakterine bakıyorum ve çok sevdiğim film izlediğimi rahatlıkla söyleyebiliyorum. Çünkü garip bir biçimde insanı etkilemeyi başaran bir görsel var karşımızda.

Her şeyin rahatsız edecek derecede sade olması aslında kendi içine sıkışmış insanın, duyguların yoğun biçimde bastırma kabiliyetine rağmen, çok karmaşık olan hayatı içinde ki basitlik arayışını vurguluyor.

Filmlerden beklentimiz çoğu zaman değişiyor. Bazen görsellik, bazen diyalog, bazen şiir gibi bir akış ve fotoğraflar, bazen yoğun bir düşünme, bazen de duygularımız harekete geçirme yeteneği olabiliyor bu beklentilerimiz. İşin enteresan tarafı beklentilerimizi ters köşe yapma kabiliyeti ne kadar yüksekse, beğeni durumumuzun da o derece yüksek olması.

Jim Jarmusch, bir konu varmış gibi başlayan filminde, ilerledikçe bir konuya ihtiyaç duymuyor. Hayatımız gibi rastgele akmaya başlıyor. Hayatımız gibi bazen anlamlı bazen anlamsız konuşmalar, davranışlar oluyor. Bu rastgelelilik bir anda birçok duygumuzun açığa çıkmasına neden oluyor. Yönetmenin böyle bir çabası var mı bilmiyorum? Fakat bende uyandırdığı his bu. Yalnızlık, sevgi, gurbet, sıkışmışlık, arayış, var olmanın ama anlamlandıramama durumunun ve yolda olmak isteğinin hepsini birden hissettiriyor. Samimiyeti ile hissettiriyor. Çünkü kurgu yokmuş gibi akıyor film.

Yönetmenin, meşhur beat kuşağı ile bir ilgisi var mı bilemiyor, fakat filmin kesinlikle bir ilgisi var. Filmin bir sahnesi oldukça ilginç, yol sormak için birine seslendiklerinde “ben bir fabrikada çalışıyorum, bu kadar üstüme gelme” deniyor. Aslında hepimizin hayatı içinde sıkışıp kaldığımız üçgenler, beşgenler her ne ise bizleri yok hükmünde varlıklara dönüştürmüş durumda. Hepimizin yolculuk etme ihtiyacı var. Fiziki olarak yapabileceğimiz gibi, fikri olarak ta bu ihtiyaca sahibiz.

Ünlü bir söz var, işçiler söyler, genelde 1 Mayıs afişlerinin vazgeçilmezidir: Zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var? Bu film bir cevap mı, bir soru mu, ikisi de mi, hiç biri mi?

Benden 9/10

Barış T. Çoruh, Mart 2022

Göster
Gizle