The Great Train Robbery | Büyük Tren Soygunu (1903)

The Great Train Robbery, Büyük Tren Soygunu; yaşamı boyunca 313 film yönetmiş olan Edwin S. Porter (1870–1941), 1903 yılında büyük bir devrime neden olan, o dönem için çok uzun bir film sayabileceğimiz 11 dakikalık bu filmi çekmiştir.

Porter hem makinist hem de tamirci olarak çalışmıştır. Daha sonra Edison Manufacturing Company için yönetmen ve kameraman oldu. Porter, Nikelodeonların popülaritesinden doğan yeni endüstriyel sisteme direnmek, hem de haftada 85 dolardan fazla kazanamadığı için 1909’da Edison’dan ayrıldı ve 1912’de Ünlü Oyuncular Film Şirketi’ni kurdu. Kendisini milyoner edecek olan Simplex film projektörünün geliştiricisidir.

The Great Train Robbery, Büyük Tren Soygunu filminin; A.C. Abadie, Gilbert M. ‘Broncho Billy’ Anderson, George Barnes, Justus D. Barnes, Walter Cameron, John Manus Dougherty Sr., Donald Gallaher, Frank Hanaway, Adam Charles Hayman ve Morgan Jones oyuncu kadrosunu oluşturur.

Tarihin ilk Western’i

The Great Train Robbery – Büyük Tren Soygunu, Edwin S. Porter’in 1896 yılında oynanan “Scott Marble” oyunundan esinlenerek çektiği 11 dakikalık bu film, o günün nitelikleriyle bir devrim özelliği taşır. Sessiz film olmasına rağmen son sahnede ki seyircilere doğru ateş etme finali dönemin insanlarını hayli ürküttüğü bilinir.

Büyük Tren Soygunu

Bugünün şartları ile değerlendirildiğinde komedi türüne girse de, 1903 olarak düşündüğünüzde başarılı bir westerdir. Sinemanın ilk westerni olarak kabul edilir. Garda ki telgraf istasyonundan başlayıp, hırsızlardan birinin elinde 44 Magnum model bir tabancayla seyircilere ateş etmesi ile biter. Aslında 11 dakika günümüz standartlarında kısa film olarak değerlendirilse de o günün koşullarında bildiğiniz uzun metraj sinema filmidir.

1928 yılında yapılan The Jazz Singer filmine kadar sinema sessizdi. Ara sayfalar eklenerek yazı olarak konuşmaların verildiği filmler yapılmıştı. 1895 tarihli “Bir Trenin La Ciotat Garına Gelişi” adlı film, tarihin ilk sinema filmi olarak kabul ediliyor. Paris’te yayınlanan bu gösteri trenin salona gireceğini düşünen seyirciyi dehşete düşürmüştür. Aynı durum The Great Train Robbery, Büyük Tren Soygunu filminin son sahnesi içinde geçerli olan keyifli bir anekdottur.

Film, paralel düzenleme, küçük kamera hareketi, yer çekimi ve daha az sahneye bağlı kamera yerleştirme dahil olmak üzere çoğu kez ilk defa uygulanan bir dizi yenilikçi teknik kullanmıştır. Sinemanın serüveninin nereden nereye olduğunu görmek açısından izlemesi çok keyifli bir filimdir.

Barış, Temmuz 2022

Mr. Klein | Kaderi Arayan Adam (1976) – Joseph Losey

Mr. Klein, bizde ki ismi ile Kaderini Arayan Adam, ABD’li yönetmen Joseph Losey’nin Nazi karşıtı filmidir. Baş rollerde Alain Delon, Jeanne Moreau ve Francine Bergé oynamıştır.

II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi işgaline uğramış Fransa’da Yahudilerin ellerindeki değerli eşyaları alıp satan Klein’in hikayesidir.

İnsanların çaresizliğinden istifade ederek zenginleşen ve bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesi ile yaşayan Klein için işler kendi istediği gibi gitmeyeceği bir an gelir. Ne vicdani ne de ahlaki yönü gelişmemiş, fırsatçı bir pislik olan karakterimizin hayat bir isim benzerliği – kaderin garip bir cilvesi- sonucu tamamen değişime uğrar.

Yönetmen Joseph Losey, felsefe mezunudur ve tiyatro ile de hayli ilgilenmiş biridir. Almanya’da Bertolt Brecht ile çalışma fırsatı bulmuştur. Tam bu noktada Brecht etkilerinin filmin her alanında göründüğünü belirtmekte fayda var. Bertol Brecht, dramatik tiyatronun antitezinin yaratıcısıdır. Özellikle yabancılaştırma ve anlatıma dayalı bir tiyatro türünün kurucusu kabul edilir. Losey üzerinde ki etkisini açıkça görebileceğimiz bir filmdir, Kaderini arayan adam.

Franz Kafka’nın Dava kitabını okuyanlar filmle daha rahat ilişki kurabileceklerdir. Hatta, Bay K, belki de Mr. Klein’in kendisi olabilir. Klein’in artan dozda ve giderek bir tutkuya dönüştürdüğü merakı ve bu merakın peşinden sürüklediği hayatı biz izleyiciler içinde bir cevap arama gizemine dönüşüyor.

Savaş yıllarının acımasız ortamı, insani duyguların yitimi sanırım 2. Dünya savaşını konu alan her film için bir arka plan olmak durumunda, bu arka plan zaman zaman ön plana dönüşür, zaman zaman yaşanılan trajedinin yarattığı diyaloglar ile, zaman zaman gözlere yansıyan dramın izleri ile kendini gösterir. İzleyicisine dönemi aksettirir.

Mr. Klein’in film başındaki insanlıktan çıkmış hali ile sonlara yaklaştığımızdaki durumu ne kadarda farklıdır. Klein’in etrafında örülen gizem, izleyici olarak durumun Klein ile farkına varmamızı sağlayan bir durum haline de dönüşür. Bizde Klein ile birlikte insani değerlere erişir, acıyı ve dramı hissetmeye başlarız. Hala çözülmesi gereke konular vardır ama artık bunların bir önemi kalmamış durumdadır. Özellikle Alain Delon’un ustalıklı oyunculuğu, anlatılmak isteneni, duruşu, bakışı, gözleri, elleri, yani vücut dili ile vermeyi başarışı çokça örneğini gördüğümüz nazi dönem filmleri içinden, filmi ayrıştıran önemli bir unsur haline gelmiş gibi duruyor. Böylesi bir ustalığı izlemek başlı başına keyif.

Mr. Klein – Trailer

Losey, yarın sen, ben olabilirsin teması ile empati kurmamızı da ister. Salt kötülüğün Klein etrafında karşılıksız kalmayacağını özellikle vurgularken, geçmişten alınacak bir ders olması gerektiğini de belirtir.

Kimliklerimiz konusunda aslında elimizdeki değerler, minicik tesadüfler sonucu oluşmuş durumda. Kendi konfor alanındaki insan bunun sorgusunu yapmayı istemez. Başka hayatlar ile empati kurmak konfor alanından çıkmak ve acı bir yüzleşmeye girmek demektir. Ya hayat! Bazen istemeden yapmak durumunda kaldığımız bu sorgulama, kendi kimliğimizi kaybetme ve başka bir kimliğe geçiş bizi yeni bir insan yapmaz mı? Mr. Klein içinde nefret edilen adamdan, sempati duyacağımız bir hale değişimi, yaptıklarının bedelini ödemek istemesi ve bu bedeli zorla değil kendi insani duygularını keşfetmesi ile ödemek istemesi aslında ilham vericidir.

Kaderini arayan adam, karakterlerinin birbirleri ile olan temaslarını anlamak açısında zorlayıcı bir film olsa da, bireyin kendi özgür iradesi ile değiştiği nokta açısından çok iyi bir film. Kafanız karışabilir ama duygularınız sizi sonuna götürecektir. İzlenmesi gereken bir film notu ile paylaşıyorum. 8/10

Barış, Temmuz 2022

Buh-Ning | Burning |Şüphe (2018) – Lee Chang-dong

Buh-Ning (Beoning) Korece, Burning İngilizce ve bizdeki ismi ile Şüphe; Haruki Murakami’nin 1992’deyazdığı kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanmış bir film. 1954 Güney Kore doğumlu yönetmen Chang-dong Lee’nin 6. uzun metraj filmi.

“Murakami’nin bu kısa öyküsünde büyük bir gizem gördüm ve bunun bir dizi gizeme dönüşebileceğine inandım.” diyen yönetmen son filminden sekiz yıl sonra çektiği bu filmi ile Cannes’da sinema yazarlarının ödülüne sahip olmuş.

Burning’in temel anlatısı, hamallık yaparken ilk romanı üzerine çalışan yazar adayı Lee (Yoo Ah-in) var. Çocukluk aşkı diyebileceğimiz Haemi (Jeon Jong-seo)’yle karşılaşıyor ve Afrika’ya seyahat edeceğini öğreniyor. O seyahatte iken kedisine bakmayı kabul ediyor. Haemi Afrika’dan zengin bir erkek olan Ben (Steven Yeun)’le dönünce işler karmaşık bir hal almaya başlıyor. Artık film bu üç karakter arasındaki ilişkileri gösteriyor bize. William Faulkner hayranı olan Lee, kendisinde eksik olan ne varsa Ben’de buluyor bu eksikleri. Buna rağmen film boyunca genç yazar adayımızın anlamlandırmadığı şeyler olduğunu anlıyoruz, zengin bir adamın fakir bir kızı neden yanında tuttuğu gibi, yemeğini vermekle görevli olduğu kediyi evde hiç bir zaman görememek gibi. Bu şüpheci ortam, bizim izleme hissiyatımızın içine de sirayet etmekte gecikmez.

“Film, sosyal, kültürel, ekonomik yönleri ele alıyor. Sanat, sinema filmin içine gizlenmiş, gizlenmiş birçok şey daha var ve her şeyi açıklamak istemedim. Ben sadece olayları çok sinematografik bir tarzda göstermek istedim. Seyircinin filme basit bir gerilim filmi gibi bakmasını istiyorum.” diyor yönetmenimiz Chang-dong Lee. Fakat sinema kendi filmini bile açıklasa böyle işleyen bir olgu değil. Aynı şeyi diğer sanat dalları içinde rahatlıkla söyleyebiliriz. Eseri yapan ne yapmak istediğini anlatsa bile eser, sizin anladığınız ve anlamlandırmak istediğiniz şey olur.

Filmin asıl başarısı yarattığı huzursuzluk duygusu. İki saati geçen film boyunca aslında her şey normal ve sıradanmış gibi görünmesine rağmen sürekli bir tedirginlik durumu var. Yarattığı bu hissiyat öylesine bizi sarıyor ve geriyor ki, bir noktadan sonra filmden de yaşadığınız o andan da çıkmak istiyorsunuz. Fakat bilirsiniz insanın başına ne gelirse meraktan gelir derler, bu huzursuzluk ve gerilim merakımızı daha da körükledikçe hem andan çıkamıyoruz hem de filmi bırakamıyoruz.

Filmin şüphesiz en vurucu sahnesi üç karakter arasında geçen konuşmanın yapıldığı, kadının soyunarak yaptığı dans ile ağlaması, sessizlik anı, kameranın Kuzey Kore’ye doğru bakışı ile yaratılan hüzün. Lee burada sadece, babasını ve çocukluğunu da Ben’e anlatması ile Ben hobisini açıklaması ve sonrasında Lee’nin kontrolünü tamamen kaybetmesi. Üç oyuncunun (Ah-In Yoo, Steven Yeun ve Jong-seo Jun) bu sahnedeki muhteşem performansları ile yönetmenin kamerasının dönüşü, müthiş bir sinema keyfi yaşamamızı sağlıyor.

“Kendini bir şeyin var olduğuna ikna ettikten sonra, var olmadığına inanmak artık zordur”

Gerçek var olan hayatlarımız için bile açıklanması zor bir unsurken, zira duyu ile algıladıklarımızın tam anlamı ile gerçek olduğu kabulü yaygın bir kabuldür ama hayat bağlamında, beklentilerimiz, korkularımız, isteklerimiz, özlemlerimiz duyduklarımızın belirlediği gerçeklikle uyuşmadığı da aşikardır. Burning, Şüphe filminde kadının Lee ile ortak geçmişleri için anlattıkları ile Lee’nin bu anlatılanları hatırlayamaması, bir kedinin bile olup olmadığı kargaşası, seranın gerçekten yakılıp yakılmadığı gibi olaylar, Lee gibi bizi de ikileme düşüren unsurlar.

Burning trailer

Durup üzerinde uzun uzadıya düşünmediğimiz duygularımızın bir hikâyesi belki de film, değindiği alt sınıf, üst sınıf kavramları ile sosyolojik olarak ta bir sistem eleştirisi koyuyor ortaya. Yaratmayı başardığı gerilim ki asıl başarısı bu iddia ile ortaya çıkmıyor oluşunda, seyirciyi yavaş yavaş ele geçirme de ustalık, yönetmeninin de bir yazar oluşundan belki de. Bir yazarı çok iyi anlamış başka bir yazar tarafından yönetilmiş bir film.

İzlemenizi tavsiye ediyorum. 8/10 verdiğim yapım, hem sorgulamayı sevenleri hem de gerilim sevenleri memnun edecektir.

Barış, Temmuz 2022

Autumn Sonata | Höstsonaten |Güz Sonatı (1978) – Ingmar Bergman

Autumn Sonata bizde ki adıyla Güz Sonatı özellikle baş rol oyuncuları Liv Ullman ve İngrid Bergman’ın olağanüstü performansları ile ön plana çıkan bir Ingmar Bergman filmi.

Bir anne ve kızının yüzleşmesinin filmi olan Güz Sonatı, tek bir odada geçen ve sözlerin duygularla birleşmesini seyirciye en iyi aktaran filmlerden biridir. Ünlü bir piyanist olan anne Charlotte (Ingrid Bergman), mesleği ve aşırı mükemmelliyetci yapısı sebebi ile çocuklarıyla hiç ilgilenmemiş, yedi yıldır görmediği kızı Eva (Liv Ullmann)’nın ve kocası rahip Victor (Halvar Björk)’un daveti üzerine ziyaretlerine gider. Başlangıçta bir sorun yokmuşçasına bir ana kız hasret giderme durumu varmış gibi görünür ama gerilimi hissetmemiz kaçınılmazdır. Tam bu noktada Bergman’ın filmlerinde yaratmayı başardığı bu gerileme hayran olduğumu belirtmem lazım. Charlotte ve Eva’ın fırtına öncesi sessizlikten sonra asıl film başlar, hayat başlar, sorgu başlar ve baş döndürücü bir hızda bizi soluksuz bırakacak bir şekilde ilerler. Bir kız bir anne oluruz.

Tüm duygularımızı harekete geçiren anne kızın bir gecelik bu sevgi daha doğrusu sevgisizlik üstüne savaşı, öylesine muazzam bir oyunculukla bize sunulur ki, film gerçek, bizim hayatlarımız oturduğumuz yerden film haline dönüşür. Bu derece çarpıcı bir duygusal savaş az izlemişsinizdir.

Oda müziği konserlerine gitmiş olanlarınız bilir, az enstrümanla çok daha yoğun ve etkileyici bir zaman gerçekleşir. Kemanı, piyanoyu, viyolonseli çok daha net duyar ve hissini daha yoğun yaşarsınız. Bergman’ın yaptığı bu oda diyaloğu da tam bu kabilden bir durum sunar bize.

“İnsan yaşamayı öğrenmeli. Ben her gün buna çalışıyorum. En büyük sorun kim olduğumu bilmemem. Karanlıkta el yordamı ile ilerliyorum. Beni olduğum gibi sevecek biri olsa en azından kim olduğumu bulmaya çalışabilirdim. Ama buna pek ihtimal vermiyorum”.

Sevgisizliğin diyalogu

Evde annenin yıllardır görmediği diğer kızı Helena (Lena Nyman) da vardır. Başta dört karakter üstünden (anne, iki kızı ve kızlardan birinin kocası) ile bir anlatım gelişse de özellikle Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın canlandırdığı anne ve kız karakterleri iki oyuncunun da olağanüstü performansları ile filmi sadece bu ikisi üstünden izlememize neden olur.

Oyuncuların gerçek üstü performansları konuşmalarında ki her bir acı diyaloğu hissederek ve hissettirerek oynayışları, filmden daha mükemmel daha etkileyici bir hal alıyor. Piyano başında anne kızın Chopin’in La Minör 2 numaralı prelüd’ünü çaldığı sahne sinemanın büyüleyiciliği konusunda ders olarak gösterilebilir.

Bu sahnede ki kızının performansını beğenmeyen annenin, nasıl çalınması gerektiğini profesyonelce anlatması, kızı çalarken annenin yüz ifadeleri, anne çalarken ve anlatırken kızının ifadeleri ile birlikte yüzüne, gözlerine yansımaya başlayan içindeki çatışma filmin özeti aslında.

İzlemek isteyenler için Youtube linkini bırakıyorum.

Filmi izlerken uzun diyaloglar ve yoğun bir duygu durumu sizi yorabilir. Aslında yaşadığınız bu sevgi sevgisizlik anne kız çatışma durumu kendi içimizde de bir yerlerde saklı kalan bir ruh halini işaret ediyor olabilir. Bizim toplumumuz da bu tarz bireysel çatışma durumları genelde yaşanmaz, her şey güllük gülistanlıkmış gibi işler. Avrupa bu anlamda daha bireyci, kişilerin ruh halleri ikili ilişkileri toplumla olan yaşamalarından daha değerli. Haliyle tam bu nokta da alışık olmayan zihin ve dil yorucu bir film izledim durumu yaşayabilir.

Filmi izlemeye karar verdiyseniz zaten bu çatışmayı kabullenmişsiniz demektir. Toplumdan ayrı, birey olma durumunu deneyimlemek istiyorsunuz demektir. Bu anlamda da daha iyi bir oyunculuk, diyalog, hikaye izleyemezsiniz.

Bir aile yüzleşmesi filmi olarak yönetmenin bir taraf olmaması benim ayrıca hoşuma giden bir unsur oldu. Burada kazanan kaybeden durumundan bahsetmek yerine hikayenin kendisini bize anlatmayı, bu acı, sevgisiz ortamın hissiyatını bize geçirmeyi ve karar vermemizi değil, duyguyu yaşamamızı isteyen bir yönetmenlik var. Çok başarılı, çok ustaca. Saygı duyulacak durumda. Oyuncular yönetmeni, yönetmende oyuncuları büyütmüş.

10 / 10 verdiğim filmi kesinlikle izle notu ile paylaşıyorum.

Barış, Haziran 2022

The Lobster (2015) | Yorgos Lanthimos

The Lobester, yakın dönemin etkileyici yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos tarafından yönetilen distopik bir film. Oyuncu kadrosunda başta Colin Farrell olmak üzere; Jessica Barden, John C. Reilly, Rachel Weisz ve Léa Seydoux gibi isimler var.

Hangi hayvan olmak isterdiniz?

Bekar olmamın yasak olduğu bir dünyada insanlar eşleşmeleri için bir otele yerleştirilir. 45 gün içinde eş bulmak zorunludur. Eğer bu süre boyunca eş bulamazsanız seçtiğiniz bir hayvana dönüştürülüyorsunuz.

Açılış olarak otel bölümü var. Giriş – gelişme- sonuç dersek giriş bölümü burası. Sonrasında orman ve şehir bölümleri geliyor. Otel katı kurallar içeren bir yer cezalar var, oyunlar düzenleniyor kazananlar ek süre alıyor. Tam anlamıyla bir kabusun içine giriş yapmış oluyorsunuz. Burada entersan olan öylesine doğal bir anlatım ve oyunculuk var ki, kara mizah ve distopik durum olağanlaşmaya başlıyor. Sanki hayatın doğal akışı buymuş gibi bir hissiyat oluşuyor.

İnsanın, insan tarafından bu denli sert ve net bir şekilde eleştirilmesi pek olağan değildir. Dozaj kaçarsa izleyici taraf olmaya başlar, en basit bir olayı bile kabullenmez falan. Burada katı bir eleştiri var ama dozaj mükemmel ayarlanmış. Oyunculukların temizliği ile de bu dozaj korunmuş. Mizahi unsurlar ara ara gelip bizi rahatlatıyor. Tamam ya bu hayal dünyası kıvamına geliyoruz.

Otelden, ormana avlanmaya gidilişi ve herkesin birbirini en ufak bir şey için bile satmaya hazır oluşu tam anlamıyla yaşadığımız kapitalist düzenin kısa özeti. Ne demişti Romalı şair Plautus; “homo homini lupus” yani “insan insanın kurdudur.” ( İngiliz filozofu Thomas Hobbes’a atfedilir ama ilk kullanan Plautus’tur.)

Moder insan nedir? Arzu ettiği hayat nedir? İlişkileri nasıldır? İlişkileri nasıl görünür? Gerçek nedir? sorular çoğalabilir, tartışmalar uzayabilir, cevaplar çoğaldıkça yeni sorulara neden olur, yeni sorularda yeni cevaplara. The Lobester’da karakterlerin üzerindeki donukluk, hissizlik ve duygu yoksunluğu hem vermek istediği dünyanın bir yansıması hem de modern insanın iç dünyası. İşte film tam bu noktada başlıyor bence. İç dünyamızın karanlık ve duygusuzluğunun, örülmüş olan duvarların, bir anda bir temas ile yıkılması ile. Bu noktadan sonra bir aşk filmi izliyoruz. Öylesine iyi kotarılmış bir geçiş ki bu takdir etmek lazım. Aşkı anlatma şeklini de takdir etmek lazım.

“Hissettiklerini hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerini hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha zordur.”

Filmi izlerken konusunun çıkış noktasına ben pek takılmadım nedense. Bu evlilik meselesi bana ana olaymış gibi gelmedi. Bunun üzerinden yaşadığımız dünyaya yapılan gönderme kabul edilebilir olmakla birlikte, asıl meselenin, böyle bir dünyada bile seçimlerimizin, tercihlerimizin bizi ne yaptığı üzerine olduğunu düşünüyorum. Zaten filmin son sahnesinin vuruculuğu da bu tercihten geliyor.

Toplumun insana dayattığı tüm her şey ve insanın buna karşı kendini arayışı, aşkı yorumlaması, bir tercih olarak seçmesi ve kaçış. Toplumun içinden kendin olmaya kaçış, tam anlamı ile filmin temel meselesi.

Film, kült film tanımı neyse ona tam uyuyor kanımca. Böyle bir kült filmde de kült bir şarkı olması kaçınılmaz tabi ki…

Nick Cave & The Bad Seeds “Where The Wild Roses Grow”

Kesinlikle izle notu ile bitiriyorum.

Barış, Haziran 2022

Good Time | Soygun (2017)

Good Time – Soygun, Safdie Kardeşlerin kendine has bir suç, aksiyon filmi. Kendine has çünkü ismi çok yanıltıcı duruyor, zira soygun kısmından çok bir dram filmi olarak, Safdie’lerin koşturan kamerasını takip ediyoruz.

Connie Nikas (Robert Pattinson), zihinsel engelli kardeşi Nick Nikas(Benny Safdie) ile organizasyon açısından tam bir fecaat olan bir banka soygunu yapar. Kardeşi Nick, polis tarafından yakalanınca, Connie onu kurtarmak için plansız bir şekilde, tam olarak serseri mayın gibi ortalıkta dolanmaya başlayacaktır.

Good Time (2017)

Daha önce Uncut Gems (2019) filmini izlemiş ve yorumlarını yazmış biri olarak, üç aşağı beş yukarı aynı çerçevede cereyan eden bu film içinde tam bir koşturma filmi diyebilirim. Yönetmenlerimizin hareketli kamerası, kendimizde bu koşturmanın içindeymişizcesine bizi yoruyor. Aslında isminden yola çıkarak bir soygun hikayesi izleyeceğimiz kanaatinde olduğumuzdan koşturma durumuna kendimizi hazırlamış bir şekilde başlıyoruz filme ama açılış sahnesi daha ilk dakikadan bizi ters köşe yapıyor. Zihinsel engelli Nick’in terapi seansı ile çok sakin bir ortamda buluyoruz kendimizi. Nick ile birlikte bizde terapini içine giriyoruz, zira kamera bu anlamda çok başarılı bir iş çıkartıyor. Hafif bir gerilim aldığımız anda abi Connie odaya dalıyor ve artık son sahneye kadar yani yeni bir terapi seansına kadar bir hengamedir gidiyor.

Şimdi banka soygunu dendiği zaman benim aklıma ilk gelen film Heat (1995), baştan sona bir kaçış kovalamaca içinde oluyoruz ama soygun gibi soygunu da izliyoruz. Bunu bir kenara not ettikten sonra zihinsel engelli abi kardeş filmi dendiğinde de 1988 yapımı Rain Man hemen aklımıza gelecektir. Bunu da bir tarafa yazdıktan sonra gelelim Good Time’a…

Safdie Kardeşler bir banka soygun filmi yapmamış, aynı zamanda da bir zihinsel engelli abi kardeş filmi de yapmamış. (ki daha çok bu tarafa yaslanan bir film ama kesinlikle bu değil). Kendi meşreplerince bir olay örgüsü içinde sıkıntılı bir aile yapısının sonuç filmini yapmışlar.

Beğendim – Beğenmedim çıkmazı

Uncut Gems’i izlerken de hissettiğim duygu burada da beni yakaladı. Bir koşturma var fakat olay nedir? Kişilerin bir biri ile olan temasları neden bu derece absürt? Diyaloglar neden anlaşılmaz ve anlamsız? Sinemasal açıdan bir sıkıntı yok, aksiyona dahil oluyoruz ama hikayeye dahil olamıyoruz, bu noktada dışardan bir gözlemci ve yargı dağıtıcısı haline geliyoruz. Şimdi kültürel olarak hala bile aile ilişkilerinin kuvvetli olduğu bir toplum içinden bu yoğun anlamsızlığa girince darmadağın bir halde çıkıyoruz filmden. Beğendim – beğenmedim demekten başka elimizde bir şey kalmıyor.

Safdie Biraderlerin hakkını vermemiz gerekiyor. Aslında dişe dokunur bir konu yok ellerinde ama 1 saat 45 dakikalık filmlerinde, kamera başkarakterle beraber öyle soluksuz geziniyor ki yanındaymışız hissini bize vermeyi başarıyor. Connie’nin yanından ayrılmadan uzun süre onunla birlikte dolaşıyoruz ama Connie’yi ruhsal ve duygusal olarak tanımamızda istenmiyor. Karakterler hakkında bir yargıya varıyoruz varmasına ama onların kişiliği nedir, hayalleri var mı, duyguları var mı bunları bilmeden yargılıyoruz. Seviyoruz- sevmiyoruz.

Connie karakteri için Robert Pattinson’ın iyi bir iş çıkarttığını söylemek lazım. Aynı Uncut Gems’de Adam Sandler gibi, bu durumu da yönetmen kardeşlere yazmamız lazım. Orda da burada da baş karakterle özdeşim kurulabilir duruma bizi sokmuyor. Bir ahlak dersi verme derdi taşımıyor. Olay içinde bu insanların pek sevilecek bir tarafları olmadığını net olarak anlıyoruz o kadar.

Belki de şöyle bir durum oluşturulmak isteniyordur. Evlerinizde sıradan hayatlarınızın içinde akıp giden yaşam, kıyısından köşesinden size dokunmadan farklı kişiler ve olayları da işliyor hem de sizin yaşadığınız mahallelerde sokaklarda, bizlerin bu olaya dahil olma durumu yok. İzlediğimiz sahnelere öylesine adapte ediliyoruz ki, yaşamayı aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz bir hayat veya daha basit bir olayı dışardan, güvenli şekilde yaşama şansı geliyor ellerimize. Mis gibi gönül rahatlığı ile de ahkam kesebilir duruma getirerek hem de.

Daha önce ki yazımda da belirttiğim gibi zor bir film izlemeye hazır olun. Yorulacağınız bir koşturmanın içine gireceksiniz, çok beğenecek veya hiç beğenmeyeceksiniz. Mantık ile izlemeye çalışmayın, güvenle oturduğunuz evinizin koltuğundan New York’un sokaklarında absürt bir hayata katıldığınızı düşünün. Hem de hiç risk almadan.

Son sahnede ne çalıyordu diye soracak olanlar içinde şuraya bırakalım. Nefeslenebileceğiniz az anlardan biri ve Iggy PopThe Pure and the Damned

Iggy Pop ‘The Pure and the Damned’

Notumu izle olarak veriyorum. Mubi’de izleyebilirsiniz.

Barış, Haziran 2022

Scent of a Woman | Kadın Kokusu (1992)

Hatırı sayılır bir yönetmenlik geçmişi olmayan Martin Brest tarafından yönetilen ve baş rollerinde Al Pacino, Chris O’Donnell‘in oynadığı film özellikle dans sahnesi ile hafızalara kazınmış durumda. Yönetmenin belki Meet Joe Black (1998) filmini dişe dokunur bir iş olarak yazabiliriz, bu sebeple filmi oyuncular üzerinden okumamız ve sahne sahne değerlendirmemiz daha doğru olur kanaatindeyim. Özellikle Al Pacino’nun 8 kez Oscar ödülüne aday gösterilip sadece bu filmdeki rolü ile tek Oscar’ının olduğu düşünülürse, nasıl bir oyunculuk deneyiminin sizi beklediğini tahmin edebilirsiniz.

Filmin konusuna geçmeden bu muazzam sahneyi izlemek lazım. Kör bir adam olarak emekli yarbay Frank Slade (Al Pacino) ve kısacık rolü ile genç kızımız Donna’nın (Gabrielle Anwar) olağanüstü performansı filmin çok önüne geçmiş durumda. Müziğinde muazzam etkisi ile ki burada Carlos Gardel’in hakkını verelim, Orijinal ismi ‘Por una Cabeza’ olan eser artık filmin adı ile anılıyor. Şimdi 2 dakikalık bu gösteriyi önden izleyelim. Emekli yarbayımızın sözü de çok daha anlamlı olsun…

Kimileri bir ana bir ömür sığdırır.

Carlos Gardel ‘Por una Cabeza’ 
Kadın Kokusu iyi ile kötünün savaşı mı?

Emekli yarbay Frank Slade askerlikte yaptığı bir hata nedeniyle kör olmuştur. Frank; aksi, huysuz, öfkeli ve sevgisiz bir adamdır ve ailesinin başına tam bir beladır. Geçmişinden bir türlü kaçamaz, yaptığı hata tüm hayatı boyunca peşinden gelir. Charlie Simms adındaki öğrenci para kazanabilmek için hafta sonlarını refakatçilik yaparak geçirmektedir ve yolları kesişir. Yarbayımız ile duygusal bağı kurabilen tek insan olma serüveni filmin kaba konusunu oluşturur. Charlie’nin ise hayat karşısında tecrübesiz, kurallı, etik ilkelere sadık tırnak içinde “iyi” biri olması, Frank’ın asker olmanın da etkisiyle sert, disiplinli, otoriter, yaptığı hatanın bedeli olarak gördüğü körlük, bu körlüğün oluşturduğu önce kendine sonra çevresine karşı olan sevgisizlik ikisi arasında tezatlığı beslediği gibi izleyiciyi de zora sokmadan tarafını tutması konusunda hemen en baştan yol gösterici olur. Ama Frank tüm bu olumsuzluklara rağmen hayat karşısında ki deneyimi ile ister istemez bir baba figürüne de dönüşmek durumunda kalacak ve tarafını seçmiş olan seyirciyi ters köşe yapmayı başaracaktır.

Filmin vurucu bir çok sahnesi var. Kör bir adamın araba kullandığı sahne, veya Charlie’nin okulda yaşadığı bir olay sebebi ile disiplin kurulunun karşısına çıktığı sahne gibi …

Filmin ismi üstünden ilerlersek temel bir hayat farkına da değinme şansımız olur, zira Slade ve Simms’in yukarıda saydığımız özellikleri dışında çok karakteristik bir farkları daha vardır: Kadınlara bakışları ve yaklaşımları. Yarbay için kadınlar mükemmeldir ve hayatın ta kendisidir. (Bir de Ferrari 🙂 Ne diyor yarbay: “Kadınların yanına bile yaklaşamaz ama ikinci aşkım ferrari.”

Yarbay kadınlara karşı kendinden oldukça emin tavırlıdır, lafı dolandırmaz hislerini olduğu gibi ortaya koyar. Kör bir insan olarak gelişmiş bir koku duyusu vardır ve kadınların kullandıkları parfümleri doğru tahmin etme kabiliyetine erişmiştir. Kadınlara olan tutkusu, yalnızlık, terkedilmişlik ve suçluluk hissi ile yaşayan yaşlı adamımızı aynı zamanda hayata da bağlamaktadır. Filmde ki “Bu yalan dünyada kıymet vermeğe değer iki hece vardır: Ka-dın” sözleri ile de kendini özetler. Genç öğrencimiz Simms için durum tam tersidir. Kendine güvensiz, ürkek ama oldukça nazik genç erkeğimiz kısa hafta sonu birlikteliğinde yarbaydan çok şey öğrenecektir.

“Her zaman doğru yolu biliyordum ama asla seçemedim, neden doğru yolu bulamadım biliyor musunuz? Çünkü bu cesaret ister.”

Neyi eğitmeli, neyi öğretmeliyiz ?

Film, yarbayımızın hayat tecrübelerini onun sert mizacı ile verirken sona doğru başka bir yola daha sapar. Yan bir öykü olarak değerlendirebileceğimiz ama etkili bir sahne ortaya koyar. Charlie’nin disiplin kurulu tarafından, belki de sadece dürüst ve onurlu duruşu sebebi ile yargılanma süreci.

Kadın Kokusu

Eğitim sisteminin daha doğrusu 1992 yılından günümüze pekte değişikliğe uğramamış olan rekabetçi ve kar odaklı eğitim anlayışının bir yansıması olarak, parasal gücü olanın ne olursa olsun korunması durumuna bir göndermedir bu sekans. Gerçek anlamda dostluk, arkadaşlık, samimiyet, yardım ve dayanışma kavramları yok sayılmakta insani olarak bizi var etmesi gereken ve gençlere öğretilmesi icap eden bu kavramlar yerine kapitalist duygular verilmeye çalışılmaktadır. Ne acıdır ki durum hala böyle. 1989 yapımı Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği) filmine bu sahne selam veriyor. Filmin içinde küçük bir film oluşturmuş oluyor.

“… dünyada ki en kötü görüntü kesilip atılmış bir ruhtur.”

Filmin tüm karmaşık duygularını bize hissettiren aslında ne olay örgüsü, ne konusu, ne de yönetmenin becerisi, başlı başına bir dev izliyoruz: Al Pacino.

Filme hazırlanmak için 4 ay körler okulunda kalmış birinden bahsediyoruz. Rolünün öylesine hakkını vermiş ki onun gören biri olarak oynadığına inanmak güçleşiyor. Kendisi sinema için zaten başlı başına bir efsane, oynadığı karakterlere bürünme yeteneğinden ziyade, çok çok basit olabilecek bir yapımı çok üst düzeye çıkartabilme yeteneğine sahip. Onun oyunculuğunu izlemek sadece bu film için değil oynadığı tüm filmler için başlı başına bir keyif. 1972 Baba, 1973 Serpico, 1974 Baba II, 1975 Dog Day Afternoon, 1979 …and justice for all, 1983 Scarface, 1993 Carlito’nun Yolu, 1995 Heat, 1997 Donnie Brasco, 1997 The Devil’s Advocate, 1999 The Insider, 1999 Any Given Sunday, 2002 Simone, 2004 The Merchant of Venice, 2019 The Irishman… bunlar benim izlediklerim içinden en beğendiklerim. Öylesine üst düzey bir oyuncu ki oynadığı her film çok iyi dedirtiyor, içinde Al Pacino’yu çıkartsak vasat olabilecek yapımlar çoğu.

Film listenize kronolojik olarak büyük ustanın filmlerini ekleyin ve izleyin. 1940 doğumlu Al Pacino’yu artık ne kadar daha kanlı canlı izleme şansı buluruz bilinmez, kıymetini bilmek lazım.

Al Pacino ile birlikte 10 üzeriden 9,5 verdiğim bu film izlenmeli, izletilmeli.

Sizin için buraya filmin o ünlü sahnesinin müziğini bir de gelmiş geçmiş en iyi keman virtüözlerinden biri kabul edilen Itzhak Perlman tarafından çalınan versiyonunu bırakayım, açıp açıp dinler, ruhunuzu, bedeninizi dinlendirirsiniz.

Scent of a Woman: Tango (Por Una Cabeza) · Itzhak Perlman

Barış, Mayıs 2022

Jeux D’enfants | Cesaretin Var mı Aşka? (2003)

“Sophie oyuna geri döndü! saf, ham, patlayıcı zevk! … özgürlükten daha iyi, hayattan daha iyi ! ”

Yönetmen: Yann Samuell

Senaryo: Yann Samuell

Oyuncular: Guillaume Canet, Marion Cotillard, Thibault Verhaeghe

IMDb: 7.6

Benden: 10

Sanırım hayatımda izlediğim en iyi romantik filmlerin ilk beşine rahatlıkla girer.

– büyüyünce ne olacaksın?
+ diktatör olacağım ya sen?
– kayısılı turta.

Julien ve Sophie çocukluklarından beri birlerini sevmektedirler. Kendi aralarında oynadıkları bir oyun olarak, biri diğerine değirmen veriyor ve ondan cesaret gerektiren bir şey yapmasını istiyor. Kural gayet basit, değirmeni alan diğerinin istediği şeyi yapmak zorundadır. Çocuk olarak cesaret isteyen şeyler, büyüdüklerinde aşkla, cesaretle ve acı ile harmanlanıyor.

“Arkadaşlar gözlük gibidirler, önce ilginç şeyler gösterir sonra yorarlar. Ama bazen gerçekten harika şeyler gösteren gözlüklerde bulabilirsiniz.”

Sanırım filmi izleyip de Marion Cotillard’ın büyüsüne kapılmamak ta pek mümkün değil. Sadece bir aşk filmi olarak bakmamak lazım, buradaki çocukluktan başlayarak oynanan oyunla ilgili baş kahramanlarımızdan Julien’in söyledikleri önemli aslında.

“Sophie oyuna geri döndü! saf, ham, patlayıcı zevk! … özgürlükten daha iyi, hayattan daha iyi ! ”

Aşk başlar ve biter diyor film ama tutku, bağlılık, arzu bitmez. Bizim Leyla Mecnun hikayeleri gibi kavuşamadıkça ateş harlanmaya devam eder.

“Zaman, bütün hayallerimize ağzının payını verdi. ”

Neyse, uzun uzadıya anlatılacak bir film değil, izlenmeli, keyif alınmalı.

Barış, Ocak 2020

Joker (2019)

Todd Phillips tarafından yönetilen, Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz gibi oyuncuların baş rolde yer aldığı Batman evreninin diğer tarafında yer alan kötü adam Joker’in Joker’e dönüşüm hikayesi.

DS Comics karakterlerinden Batman’in en büyük düşmanı Arthur Fleck’in, “Joker” olmasına giden yolculuğu, hayal ürünü bir karakterden çıkartılarak, içimizden biri olarak ele alan, sinemanın görselliği ile psikolojiyi ve toplumsal eleştiriyi birleştiren film gösterime girdi.

” Ya iyi olarak ölürsün, ya da kötüye dönüşecek kadar uzun yaşarsın. “

Batman filmlerinde Joker ile ilişkimiz ile bu filmdeki ilişkimiz aynı değil. Hilltown AVM’nin Imax salonunda muhteşem bir perdede başlayan film daha ilk sahnesi ile farklı olacağını gösteriyordu. Evet, Batman’i biliyor, tüm filmlerini izlemiş, tüm Jokerleri görmüş biri olarak, bu aslında Joker değil. Bir önceki ve belki de tüm Jokerlerin en ünlüsü olmayı başarmış Heath Ledger’in Jokeri sinemanın hayal ürünü karakterine kazandırılmış, çok yetenekli bir oyunculuk ruhuydu ama biliyorduk ki Joker içimizden biri değildi, bir suçlu, asla empati kurmayacağımız bir karakterdi, fakat görselliğini ve oyunculuğunu takdir etmek bizi suçlu yapmayacaktı.

Joker 2019

Filmin akmaya başlaması ile birlikte bu sefer işin içinde bir terslik olduğunu hissetmekten öte artık görmeye başladık. İç sesimiz bir suçlu izlemiyorsun diyor. Zaten film asla ve asla Gotham’da geçmiyor. Burası New York, Londra, İstanbul, Berlin, Paris olabilir ve kim aksini iddia edebilir ki. Aslında burada ki Palyaço Arthur’un hikayesi demek daha doğru sanırım. Adı sonradan Joker olsa da gerçek dünya içerinde gerçek bir insanın hikayesi.

“Ölen ben olsaydım üstüme basıp geçerdiniz.”

Joker, toplumsal muhalefetin bir ateşleyicisi, lideri veya önderi değil. Böyle bir kaygısı ve kurgusu da yok fakat şehir, kirlenmiş, vicdanını ve merhametini yitirmiş durumda. Fakirler ve sistemin en sevdiği ayrım olan normaller / anormaller arasında anormallere varlık hakkı bırakmıyor. Yönetenler ve zenginler için bir sıkıntı görünmüyor. Zira onlar, “Modern Zamanlar” filmini izleyerek kahkalarla gülebiliyorlar. Joker, bu şehrin içinde psikolojik sorunlar yaşayan ve git gide dışlanan bir birey. Hayatla bağ kurmaya çabalıyor. Ama yavaş yavaş her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyor. Etrafına karşı belkide tüm normallerden daha fazla duyarlı, daha fazla tepkili. Bu tepkinin sonucunda öldürdüğü 3 genç, kaynayan şehri taşma noktasına getirmeye yetiyor.

Joker 2019

“Kaybedecek bir şeyim kalmadı. Artık bana hiçbir şey zarar veremez.”

Kimse Joker’i hayata tutunmaya çabalamadın diye suçlayamaz sanırım. Hayatı çok zor, denemeleri başarısız, duyguları çok keskin. Bizim içimizde bir Joker var ama İd, Ego, Süperego tanımlarına girmeyeceğim. Bizler toplum ile barışmayı tercih ediyor ve hayata tutunacak bir şeyler buluyoruz, zaten aksi durum da böylesine bir kopuş yaşamamız olası olurdu.

Joker 2019

“Ben bir akıl hastasıyım ve herkes benden normal davranmamı bekliyor.”

Filmin içinde önemli unsur, Arthur’un yaşadığı psikolojik soruna toplumun gösterdiği yaklaşım. Zaten ana çıkış ve ilerleyişi belirleyen de bu.

“Neden herkes bu kadar kötü ve kaba, kimse kimseyi anlamıyor, kimse kimseyle empati kurmuyor.”

Filmin sonuna doğru Murray ile yaşadığı diyalog, aman allahım V for Vandetta mı oluyor dedirtti bana, ama burada çok keskin bir ayrım görüyorum. “V” ne yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini bilen ve bu yapacakları için yollar oluşturan aklı başında biri iken, Joker sonuca odaklanmayan, o anda hissettiğini ifade eden, ne yapması gerektiğini bilmeyen, sadece kıvılcımdan ateşe neden olan karakter. Burada devrimci bir eylem yok aslında, sonuç ne olursa olsun.

Burada Joaquin Phoenix’in muhteşen oyunculuğunda da değinmek lazım. Karakterin kendisi olmuş. Her | Aşk filmini daha önce izlemiş ve yazmıştım. Büyük bir oyunculuk. Böylesi başarılı omasının altında bence bizleri karaktere aşırı bir sempati beslememizi engelleyen yanının da olması diyebilirim. O gülüşünde ki tedirgin edicilik, rolünün içinde ki rolü olan palyaçolukta ki oyunculuk ve kriz anlarındaki hareketleri bizi kontrol altında tutuyor.

Bir Batman filmi değil ama iyi bir dram filmi olarak kesinlikle izlenebilir. 8/10 puanı hem oluşturduğu dram hem de oyunculuk için hakkediyor.

Barış, Kasım 2019

Göster
Gizle