Dead Man / Ölü Adam (1995)

Jim Jarmusch’un 3 filmini arka arkaya izleme şansı buldum. Öncelikle kendi adıma yeni, harika bir keşif oldu. Jarmusch’un hissiyatını da anlayabilmek adına çok iyi olduğunu düşünüyorum. Yönetmen sinemasında kesinlikle bu yöntem uygulanmalı, art arda mümkün olduğunca filmler izlenirse yönetmen hakkında çok daha net bir bakış açısına sahip olunuyor.

Stranger Than Paradise / Cennetten de Garip (1984) ile başladığım Jarmusch serisine Down By Law / İçerdekiler (1986) ile devam etmiştim. İki film de beni öylesine etkiledi ki Jarmusch’u artık baş köşeye oturtmuştum bile. Dead Man ile yerini sağlamlaştırdı.

Bazı eleştirmenler tarafından 90’larda yapılmış en iyi film denmesi haksız değil. Jarmusch bir yol anlatıcı, insanın yolculuğu, Amerikan rüyası denilen şeyin ne olduğu, kişisel varlığımız ve dar alana sıkışmış hayatlarımız konusunda muhteşem bir gözlemci ve hikayeleştirici. Bunu öylesine doğal ve yapmacıksız yapıyor ki büyülenmemek elde değil. Dead Man ile artık ustalık seviyesine geldiğini gösteriyor bize.

William Blake ( Johnny Depp) ve Nobody (Gray Farmer ), Dead Man’in yolculuğunun başrolündeler, bu öyle bir başrol ki, genç Depp döktürürken, Farmer’da ona eşlik etmekten geri kalmıyor.

William Blake, Cleveland’dan vahşi batıya ona iş teklifinde bulunduklarını bildiren bir mektup ile yolculuk yapmaktadır. Western filmlerinin vazgeçilmezi kara tren ilerledikçe manzaralar ve insanlar değişir. Blake gibi tertemiz, okumuş biri için büyük bir değişim gözlenmektedir. Asıl sürpriz ise mektubu aldığı yere geldiğinde yaşanacaktır. Muhasebeci olarak başlayacağı işe bir ay önce başkası alınmıştır. Çamurlu sokakları ve silahlı, vahşi insanları ile geldiği yere hiç benzemeyen bu kasabada beş parasız kalakalır. Çaresizlik içinde bir bardan aldığı içkiyi yudumlarken gül satan bir kızla tanışır. Gece birlikte olurlar, sabah içeriye kızın sevgilisi girer, olaylar garip bir şekilde gelişince kız vurulur, Blake’de adamı vurur. Vurduğu adam, kasabanın fabrikasının zengin ve deli patronun oğludur. Blake için kaçmaktan başka çare yoktur. Ormana dalar ve Nobody isimli kızılderili ile karşılaşarak beraber yolculuk etmeye başlarlar.

William Blake, İngiliz bir şair ve ressam. Jarmusch filmine dahil olmasını tesadüf olarak yorumluyor ama yazdıkları ile filmin mesajı uyuyor birbirine.

Her gece ve her sabah doğar bazıları acıya. Her sabah ve her gece doğar bazıları tatlı hazza Doğar bazıları tatlı hazza, doğarken bazıları sonsuz geceye. Sen bir ozan ve ressamdın. Ama şimdi beyaz adamları öldürmüş ölü bir katilsin.

Geçtiği yer, olayların gelişimi, işin içinde kızılderiler ve silahların olması münasebeti işe bir western izleyeceğimizi düşünebiliriz ama Jim Jarmusch izliyorsanız, bu mutlak anlamda bir yol, yolculuk, bir kaçış, arayış, değişim ve dönüşüm hikayesidir. Dead Man’de öyle bir film. Stranger Than Paradise’da Cleveland’a gidiş ve oradan başlayan bir yolculuk vardı, burada da Cleveland’dan başlayan bir yolculuk var. Burada ki yolculuk daha devasal bir kaçış ve dönüşüm anlatıyor bize. İnsanın büyük değişimi ve yol arkadaşlığı üzerine etkileyici bir hikaye aslında.

Jarmusch’un beni en çok etkilediği şeylerden biri de “an”ları çok iyi görselleştirmesi, çok etkileyici bir hale getirmesi. İzlediğim üç filmde de bir sürü fotoğraf karesi kaldı aklımda, bu durum öylesine başarı ile veriliyor ki, sanki fotoğraf kareleri akarak film haline geliyor. (böyle yapılıyor tabi de ) Bizim kültürümüzde Ara Güler fotoğrafçılığı vardır, basittir, siyah beyazdır, anı çok iyi yansıtır, etkileyicidir. Bu filmleri izlerken de aynı duygu yerleşiyor zihninize.

Filmde ki bu kare mesela çok güzel bir örnek, ölü bir karaca yavrusu (benim bildiğim kadarı ile Amerika kıtasında yaşamıyor ama bir bağlantı kuramadım, sadece yabancı bir diyarda ölmüş olarak, yönetmenin simgesel bir anlatımı olabilir diye düşünüyorum.) ile Blake’in yan yana yatışı. Her türlü etkileyici, simgesel ve doyurucu bir görsel. Hatta şiirsel.

Çoğunlukla beyaz adamın şeytani pis kokusu ondan önce gelir!

İnsan doğasının en güçlü hissiyatı hayatta kalma arzusudur sanırım. Bunun için yoğun bir çaba gösterir. Her türlü şarta ayak uydurmayı, bunun için her şeyi yapmayı, tüm yolları denemeyi, tüm korkularının üstüne gitmeyi başarır. Anti kahraman tiplememiz Blake’de bu dürtünün tam hakkını veriyor. Kafka vari bir dönüşüm sergiliyor. Kültürlü, temiz çocuktan bir katile dönüşmesi, şehirli bir zibididen, orman içinde yaşamaya başlaması, doğaya uyum sağlama çabası ve adam öldürme konusunda bir sıkıntı çekmezken, ölü yavru karacanın yanına uzanarak, tüm insanlık adına özür dilemesi muhteşem bir hayatta kalma çabası değil mi? Bu çaba ile başlayan değişim süreci içsel ve dışsal olarak o derece etkili veriliyor ki Depp’in de burada hakkını vermemiz gerekiyor. Kariyerinde oynadığı en iyi film ve en iyi performans olabilir.

Kendine hiç kimse diyen kızılderili yol arkadaşının rehberliği, fiziki gibi görünse bile gideceği yere götürmeye çalışan bir yol arkadaşı değil, ruhani yolculuğa hazırlayan bir rehber edası taşıyor. Kendi hayat hikayesi içinde ki unsurlar, onun gelişimini tamamlamasına yetmiş, bu kendini gerçekleştiren insan yansıması bir nevi. Hayatını anlatırken Jarmusch devreye giriyor. Amerika, hatta daha genel anlamda beyaz adam olarak tanımlanan medeniyet’in nasıl bir tek dişi kalmış canavar olduğunu bize basitçe gösteriyor.

Evet, Jim Jarmusch bir yol anlatıcısı. Medeni vahşiliğin yansımasını, modern şehirlerin kasvetli darlayıcılığını, insanın kendi olma arayışını ve bu arayışın fiziki ve ruhi yolculuğunu ustalıkla anlatıyor. Süse gerek görmüyor, kendi hayatsal tercihi de bize sirayet ediyor zaten. Holivud denilen öğütülmüş fikriyattan, bağımsız bir sinema ortaya çıkartmayı başarmış biri olarak, sistemi her filminde ince ince doğruyor. Bir gün New York’un ortasına bir Macar yerleştiriyor, bir gün bir kızılderili beyaz bir adama gideceği yolu gösteriyor. Bir gün bir İtalyan kadın beyaz adamları kurtarıyor, kahramanlar, bize örneklendirilenlere benzemiyor. Aynı hayatımız içinde ve etrafımızda ki kahramanlar gibi. Basit, elleri ve elbiseleri kirli, sıradan bir hayat içerisinde yaşayabiliyor bunlar.

“İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. …” diyor, beyaz adamın acımasızca topraklarına ve canına el koyduğu Kızılderililer.

Barış T. Çoruh, Mart 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göster
Gizle