Theodoros Angelopoulos | Trilogia: To livadi pou dakryzei (The Weeping Meadow)| Ağlayan Çayır (2004)

Başrollerinde Alexandra Aidini (Eleni), Nikos Poursanidis (Alexis) ve Giorgos Armenis’in (Nikos) oynadığı Theo Angelopoulos filmi için neyi nasıl söyleyebilirim bilemiyorum. 3 saatlik film öylesine çarpıcı bir etki bırakıyor ki, bırakın yerinizden kalkmayı, oturduğunuz yerden kımıldamanız bile imkansız hale geliyor.

2012 yılında kaybettiğimiz ünlü yönetmenin bir üçlemenin ilk filmi olarak yazdığı ve yönettiği Ağlayan Çayır, tamamlanamamış bir serinin filmi olarak da kendi dramından bağımsız olarak bir melankoli içeriyor. Yüzyıl Üçlemesi serisinin ikinci filmi “Zamanın Tozu 2008” yılında yayınlanırken, üçüncü film olan “Öteki Deniz” ne yazık ki gösterime girememişti. Bu bile kendi içinde bir hikaye, filmlerin vermek istediği mesajların bir yansıması sanki…

Aslında önce Angelopoulos’u bilmek lazım. 1935 doğumlu Yunan yönetmen sinemaya kazandırdığı üçlemeleri ile ünlü. Hakkı olan ünü ona getiren söylemek isteğini açık, etkileyici ve tam bir sinema dili ile verebilmesi. Özellikle ülkemizde “Sonsuzluk ve Bir gün” filmi ve bu filmin müzikleri ile tanınır. (Benim telefon müziğimdir ayrıca :))

Theodoros Angelopoulos Kimdir?

Tarih Üçlemesi “36 Günleri (1972)”, “Kumpanya (1975)”, “Avcılar (1977)” ile ünlenmeye başladı. Sessizlik Üçlemesi “Kitera’ya Yolculuk (1984)”, “Arıcı (1986)”, “Puslu Manzaralar (1988)” ile artık tüm dünyanın tanıdığı bir yönetmen oldu ve bu ünün hakkını ziyadesi ile verdiği Sınırlar Üçlemesi “Leyleğin Geciken Adımı (1991)”, “Ulis’in Bakışı(1995)”, “Sonsuzluk ve Bir Gün (1998)” ile artık tartışmasız sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri hâline geldi.

Ağlayan Çayır

Angelopoulous’un filmlerinde genel anlamda bir hüzün vardır. Karakterlerin duruşundan, sahnelerin akışına, görselin yarattığı etkiye kadar bu hüzün o derece belirgindir ki daha baştan sizi içine alır ve çıkamazsınız bu duygunun etkisinden. Bu hüznün zirvesidir “Ağlayan Çayır.”

Müzik, yönetmenin sinemasında vazgeçilmez bir unsurdur. Çok etkileyici olarak kullanılması, hem filmin anlatım gücünü derinleştirir hem de sizin hissiyatınızı kuvvetlendirir. Özellikle Eleni Karaindrou müzikleri vermek istediği hüzün duygusu için birebirdir ve bu filminde de çok etkileyicidir, her filmi için de rahatlıkla aynı şey söylenebilir tabi.

Ağlayan Çayır – Eleni Karaindrou

Film Bolşevik devrimi sonrası Odessa’dan sürülen bir grup Yunanlının, Selanik yakınlarında bir nehrin kenarında ki çayırlık alana gelmeleriyle başlıyor. Grubun içinde anne ve babasını kaybetmiş küçük bir kızı bize tanıtılıyor; Eleni.

Gerçek bir hüzün filmi

Filmin başrolünde Eleni ile birlikte müzik vardır, zira çok iyi akordeon çalan Alexis, tüm film boyunca Eleni’ye eşlik edecektir. Yunan tarihinin trajik hikayesi, bir Yunanlı olarak Angelopoulous’dan daha iyi kim tarafından anlatılabilir ki. Aslında çok ağır bir arabesk durum oluşabilecek bir hikaye vardır işin içinde Eleni üzerinden gözyaşı, kan, tecavüz, dayak alıp başını gidebilecek durumdadır, bizim filmlerimiz bu minvalde yürür ve hayattan soğutur insanı. Burada en büyük başarı bu tragedya bize verilirken yapılmak istenen içimizin dağlanması, nefret ve kin duymamız değildir. Hüzünlü bir hikayedir ve gerçek hayatın içinde iyi insanlar da vardır. Acı çeken iyi insanlar.

Eleni’nin ekseninde 1919 yılında başlayan savaşın yıkımı, insanlar üzerinde ki acı etkisi de ilk başlarda hafiften verilir, Eleni’nin yaşadıkları ile birlikte bizlerde bu yıkımın etkisini daha içimize işler bir şekilde hissederiz. Kurtarıcısı olan babanın onunla evlenmek istemesi ve babanın gerçek oğlu ile düğünden kaçıp bir müzisyen grubu ile yeni bir hayata başlamaları bir miktar içimize su serper.

Angelopoulos, imgelerin yönetmenidir aynı zamanda, bisikletli bir grup genelde olur misal. Bu film için başrol imgeleri Su, siyah bayraklar, beyaz bayraklar, beyaz çarşaflar, kayıklardır. Bu imgeler dünyasının anlamları vardır tabi ki bunlara kısaca değiniriz. Eleni’nin hikayesini kaçırmamak lazım…

İkiz çocuklarını daha önce bir koruyucu aileye vermiş olan Eleni, yeni hayatının içine onları da sokmak ister. Alexis ile birlikte yürüttükleri kendi öz yaşam mücadelesi, artık yavaş yavaş hem Avrupa hem de Yunanistan tarihinin trajedisine dönüşür, bu dönüşüm yerel bir türk olarak ta evrensel bir insan olarak ta hüzünlendiricidir. Aslında 1919-1947 yılları arası Avrupa coğrafyası için büyük bir gözyaşıdır. Kendi ülkemiz bu soykırım, ölüm, kan furyasından iyi çıkmıştır, saygı ve minnet duymamız gerek yöneticilerimize enteresandır ki küfür ediliyor.

Ağlayan Çayır 2004

Film ilerledikçe ve özellikle ilk 90 dakikanın bitimi ile birlikte, artık ciğerlerimiz dağlanmaya başlar. Yönetmen acıma duygusunu bırakmış, tüm çıplaklığı ve acımasızlığı ile savaşın ne olduğunu bir annenin gözünden bize vermeye başlamıştır. İnsan olan için büyük bir acı ve hüzün duygusu içinde kalmaktır bu, savaşın her türlüsüne karşı durmak için hem geçmiş hem de gelecek yeterince kaynaktır, tecrübedir, öngörüdür. Yunan iç savaşı ile birlikte, ikizlerinin birini bir tarafa diğerini diğer tarafa kurban veren Eleni, kocasını da ikinci dünya savaşına kurban etmiş bir halde yıkık ve yaşayan ölü haline gelir. Eleni ile birlikte bizimde içimiz parçalanır haliyle.

Mülteciyim ve her yerden kovuldum

“Kendimi tanıdığımdan beri her zaman umut ederim. Yakında değişebilir! Ben, dünyanın değişimini umut eden bir kuşaktan geliyorum.” diyor Angelopoulos. Film boyunca bir aşk hikayesi izliyoruz! Müzik akıyor bir taraftan. Dans ediliyor. Bahsettiği umudu yaşatıyor yönetmen, çok fazla acı olmasına rağmen bu umut devam ediyor, iyi insanlar var görüyoruz, sevgiyi anlıyoruz, umudumuzu korumamız gerekiyor. Koruduğumuz umut ile kötüye karşı savaşa başlamamız ve bu savaşı sürdürmemiz lazım diyor.

İmgeler ustasınından görsel şölen

Beyaz bayraklar dalgalandığında anlıyoruz barışa duyulan özlemin ne derece kuvvetli olduğunu. Beyaz bayraklar ve çarşaflar mütemadiyen karşımıza çıkar ve her defasında kan bulaşır, Dünya tarihi gibi.

Angelopoulos “Bu bir Yunan trajedisi” diyor. Eleni için Troyalı Helen benzetmesi yapıyor. “Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi, ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor” diyor. Bir kadının çocukluğundan başlayıp gençliğini, aşık oluşunu, anne oluşunu, sahip olduğu her şeyi kaybedip yeniden yalnız kalışını anlattığını söylüyor.

Siyah bayraklar dalgalanmaya başladığında da biliyoruz ki ölümün bir yerlerden gösterecek yüzünü. Ne trajiktir ki asıl suçluyu değil masumu ve aşkı cezalandırmak dürtüsü sanırım her kültürde aynı. Ya da biz Yunalı komşularımızla çok benzer özellikler gösteriyoruz. Sadece anlamsız savaş için dalgalanmaz bayraklar, köyün ağası gibi bir olan Alexis’in babası öldüğünde de siyah bayraklar dalgalanmaya başlar. Çiftin suçu sayarlar bu durumu kötüden yana tavır alan masum köylü, basiretsiz ve çirkin bir hal alır. Tarih sahnesi içinde de en büyük zülüm zalimin yaptığı değil zalim olmayanın ortaya koyduğu tavırdır, ya da koyamadığı tavır. Tam burada aklıma kazınan John Fowles’un Büyücü kitabındaki sözü yazmam lazım. “Aslında bir tek adamın kötü olma cesareti değil sorun, milyonlarca Almanın iyi olma cesareti bulamamasıdır.”

Burada yönetmenin sekans yaratma ustalığına da hemen değinelim, filmleri öylesine büyük bir görsel şölen içinde geçiyor ki hayran olmamak elde değil. Düğünden kaçan Eleni ve Alexis bir opera binasına sığınırlar ve baba, insan müsveddesi, buraya gelip Eleni diye bağırmaya başlar, bu sırada sahnededir ve tüm localardan izlenmektedir. İnanılmaz bir andır, çok büyüleyici ve etkileyicidir.

Ağlayan Çayır 2004

Baba ölür, yine inanılmaz bir sahne eşliğinde kayıklar ile köye gelir, cenazenin bu geliş töreni muhteşem bir sekanstır, büyüleyici ve mistiktir. Devamı daha da çarpıcı bir hal alır, çifte gözdağı vermek isteyen ve birlikteliklerini onaylamayan masum köylülerimiz, babasının koyunlarını öldürmüş ve evlerin bahçesindeki bir ağaca asmıştır. Çaresiz kaldığımız bir andır. Ne düşüneceğimizi ne hissedeceğimizi bilemediğimiz bir durumdur. Etkileyici ve kızdırıcıdır. İronik olan şudur ki tüm film boyunca kimin yaptığı alenen bilinen tek katliamdır.

Filmin ilk saati içinde beni çok etkileyen bir sahnede ilk iş için gittikleri Selanik’te iş aldıkları yerin kapandığını görmeleri ve karla kaplı zemin üstünde kemancı Nikola’nın bir kuple çaldığı Vittorio Monti’nin Csardas’ıdır. Bu sahneyi bulamadım ama bu parçayı dinlemeniz şart. Eklediğim versiyon keman ve akordeon için olanı, kemanın girdiği an muhteşem.

Alexis, Amerika’ya gidecektir, limanda Eleni ve çocukları ile vedalaşır. Umut ettiği şey ailesini de yanına alabilmektir. Eleni cebinden kırmızı bir el örgüsü kazak çıkartır, tamamlayamadım der, Alexis ipin ucundan tutar ve çekerek onu gemiye götürecek sandala biner, ip çözülür, çözülür ve biter. Denizin üstüne düşer, bulanık bir dalga oluşturur.

Bu şekilde an an, sahne sahne görsel anlamda da çok başarılı ve etkileyici. Her detayın üstünde titizlikle durulmuş, kamera uzaklaştıkça izleyici işin içine daha fazla sokulmuş ve hem olayın hissiyatını yaşamak hem de filmin bir tragedya halini alması sağlanmış. Bu sebeple de daha çarpıcı bir film haline de gelmiş.

Filmin baş kahramanı bir kadındır, fakat erkeklerin her türlü kötülüğü yaptığı bir dünya içinde sadece figüran halindedir. Yönetmen de açıkça tavrını kadınlardan yana kullanmış tüm savaşları başlatan, işkenceye başvuran, kovan, sahiplenen, bir ulusun tarihini ateş ve barutla şekillendiren erkekleri hedefe koymuştur. Filmdeki orkestra elemanları bile tamamen erkektir. Eleni, hüzün ve gözyaşıdır. Hapseden erkeklere seslenir, çaresiz ve kalbi yok edilmiş bir halde:

Gardiyan…Hiç suyum yok…Hiç sabunum yok…Hiç kağıdım yok ki çocuklarıma yazayım…
Üniformalar değişti…Gri giyiyorsun, gardiyan…Gardiyan, siyah giyiyorsun. Adım Eleni.
Bir devrimciye yataklıktan buradayım.Şimdi nereye götürüyorsunuz beni?
Gardiyan…Hiç suyum yok… Hiç sabunum yok…Çocuklarıma yazacak kağıdım yok..
Üniformalar değişti… Almanlar yeşil giyer…Sen Alman mısın gardiyan?
Adım Eleni. Bir devrimciye yataklıktan buradayım.Şimdi nereye götürüyorsunuz beni?
Aralık 1944’de ben de oradaydım,insanların kurtuluşu kutladıkları o meydanda.
Şimdi nereye götürüyorsunuz beni?Üniformalar değişti. Sen İngiliz misin gardiyan?
Kaç para mermi? Ya kan ne kadar? Bütün üniformalar aynı gardiyan…
Gardiyan…Hiç suyum yok…Hiç sabunum yok…Çocuklarıma yazacak kağıdım yok…
Şimdi nereye götürüyorsunuz beni? Adım Eleni. Yaralı bir gerillayı sakladığım için buradayım… Gardiyan…Sürgündeyim… Mülteciyim ve her yerden sürüldüm.Rıhtımda ağlayan üç yaşında bir kız…
Hiç suyum yok…Hiç sabunum yok… Çocuklarıma yazacak kağıdım yok…

Angelopulos filmi dendiğinde kelimeler çok yetersiz kalıyor. Çoğu zaman diyaloglara gerek kalmadan, görüntüleri ve müzikleriyle her şeyi anlatmayı başarmış bir yönetmen Angelopulos. “Ağlayan Çayır”da uzun süresine rağmen bu durumun en olgun ve tipik örneği olarak karşımızda duruyor.

10 üzerinden 10 puanlık bir film izlemek isteyenler için tam bir mücevher.

Barış, Mayıs 2022

“Theodoros Angelopoulos | Trilogia: To livadi pou dakryzei (The Weeping Meadow)| Ağlayan Çayır (2004)” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göster
Gizle