The Lobster (2015) | Yorgos Lanthimos

The Lobester, yakın dönemin etkileyici yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos tarafından yönetilen distopik bir film. Oyuncu kadrosunda başta Colin Farrell olmak üzere; Jessica Barden, John C. Reilly, Rachel Weisz ve Léa Seydoux gibi isimler var.

Hangi hayvan olmak isterdiniz?

Bekar olmamın yasak olduğu bir dünyada insanlar eşleşmeleri için bir otele yerleştirilir. 45 gün içinde eş bulmak zorunludur. Eğer bu süre boyunca eş bulamazsanız seçtiğiniz bir hayvana dönüştürülüyorsunuz.

Açılış olarak otel bölümü var. Giriş – gelişme- sonuç dersek giriş bölümü burası. Sonrasında orman ve şehir bölümleri geliyor. Otel katı kurallar içeren bir yer cezalar var, oyunlar düzenleniyor kazananlar ek süre alıyor. Tam anlamıyla bir kabusun içine giriş yapmış oluyorsunuz. Burada entersan olan öylesine doğal bir anlatım ve oyunculuk var ki, kara mizah ve distopik durum olağanlaşmaya başlıyor. Sanki hayatın doğal akışı buymuş gibi bir hissiyat oluşuyor.

İnsanın, insan tarafından bu denli sert ve net bir şekilde eleştirilmesi pek olağan değildir. Dozaj kaçarsa izleyici taraf olmaya başlar, en basit bir olayı bile kabullenmez falan. Burada katı bir eleştiri var ama dozaj mükemmel ayarlanmış. Oyunculukların temizliği ile de bu dozaj korunmuş. Mizahi unsurlar ara ara gelip bizi rahatlatıyor. Tamam ya bu hayal dünyası kıvamına geliyoruz.

Otelden, ormana avlanmaya gidilişi ve herkesin birbirini en ufak bir şey için bile satmaya hazır oluşu tam anlamıyla yaşadığımız kapitalist düzenin kısa özeti. Ne demişti Romalı şair Plautus; “homo homini lupus” yani “insan insanın kurdudur.” ( İngiliz filozofu Thomas Hobbes’a atfedilir ama ilk kullanan Plautus’tur.)

Moder insan nedir? Arzu ettiği hayat nedir? İlişkileri nasıldır? İlişkileri nasıl görünür? Gerçek nedir? sorular çoğalabilir, tartışmalar uzayabilir, cevaplar çoğaldıkça yeni sorulara neden olur, yeni sorularda yeni cevaplara. The Lobester’da karakterlerin üzerindeki donukluk, hissizlik ve duygu yoksunluğu hem vermek istediği dünyanın bir yansıması hem de modern insanın iç dünyası. İşte film tam bu noktada başlıyor bence. İç dünyamızın karanlık ve duygusuzluğunun, örülmüş olan duvarların, bir anda bir temas ile yıkılması ile. Bu noktadan sonra bir aşk filmi izliyoruz. Öylesine iyi kotarılmış bir geçiş ki bu takdir etmek lazım. Aşkı anlatma şeklini de takdir etmek lazım.

“Hissettiklerini hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerini hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha zordur.”

Filmi izlerken konusunun çıkış noktasına ben pek takılmadım nedense. Bu evlilik meselesi bana ana olaymış gibi gelmedi. Bunun üzerinden yaşadığımız dünyaya yapılan gönderme kabul edilebilir olmakla birlikte, asıl meselenin, böyle bir dünyada bile seçimlerimizin, tercihlerimizin bizi ne yaptığı üzerine olduğunu düşünüyorum. Zaten filmin son sahnesinin vuruculuğu da bu tercihten geliyor.

Toplumun insana dayattığı tüm her şey ve insanın buna karşı kendini arayışı, aşkı yorumlaması, bir tercih olarak seçmesi ve kaçış. Toplumun içinden kendin olmaya kaçış, tam anlamı ile filmin temel meselesi.

Film, kült film tanımı neyse ona tam uyuyor kanımca. Böyle bir kült filmde de kült bir şarkı olması kaçınılmaz tabi ki…

Nick Cave & The Bad Seeds “Where The Wild Roses Grow”

Kesinlikle izle notu ile bitiriyorum.

Barış, Haziran 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göster
Gizle