The Irishman | İrlandalı (2019)

Yönetmen:   Martin Scorsese

Türkçesi: İrlandalı

IMDB Puanı: 8,6

Benden: 8,2

Oyuncular: Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci, Harvey Keitel

Sanırım hepsini bir arada gördüğümüz son film olarak tarihteki yerini alacak. Muhteşem bir kadro, hele ki yaşı 40’ın üstünde olanlar için.

Scorsese, için pek söylenecek birşey yok aslında. Yönetmen olarak, Holivud’un en değerlilerinden, haliyle böylesi bir kadronunda altından kalkabilecek bir kaç yönetmenden biri.

Kadro, yaşayan efsaneler kadrosu. Şahsım adına Al Pacino’nun izlemediğim filmi yok desem sanırım yanılmış olmam. Keza De Niro içinde aynı şey geçerli ama ben Al Pacino’nun oyunculuğuna daha bir hayranım. De Niro’nun filmografisini daha başarılı bulsam bile.

İkilinin The Godfather (Baba) serisi ile başlayan birlik beraberliği, aslında birbirlerini pek sevmezler klişesi ile 1974 ten beridir devam ediyor. Özellikle Heat (1995) ile neden sinemanın en iyileri olduklarını bir kez, bir kez, bir kez daha kanıtlamışlardı.

1974 tam tamına 45 yıl önce, Al Pacino’nun 1940 doğumlu yani 79 yaşında, Robert De Niro’nun da 1943 yani 76 yaşında oldukları düşünülürse otuzlu yaşlarından bu zaman kadar geçen süre, zaman, hayat yüzlerine, bedenlerine, konuşmalarına yansımış durumda ve filmi bir taraftan da bu gözle izleyince insan hüzünleniyor. Ah yaşlılık 🙂

Gelelim filme, aslında ben neden 8,2’lik bulduğumu açıklamak için konusunu yazmam yeterli olur diye düşünüyorum: II. Dünya Savaşı’nın emektar askerlerinden Frank Sheeran’ın (De Niro) yıllarca çalıştığı suç örgütü Bufalino’yu (Joe Pesci) ve sendika lideri Jim Hoffa (Al Pacino) ile olan mafyatik ilişkisini anlatılıyor. Velhasıl klasik bir dönem mafya filmi, aslında belgeseli demek daha doğru olabilir zira tüm karakterler gerçekten yaşamış. Beni en fazla rahatsız eden ise geçmişe dönüşte kullanılan gençleştirme efektiydi. Özellikle De Niro’nu lensleşen gözleri filmden bazı sahnelerde kopmama neden oldu diyebilirim.

Bu tarz filmleri, Robert De Niro’yu, Al Pacino’yu, Joe Pesci’yi, Martin Scorsese’yi seviyorum, haliyle değil 3,5 saat, 3,5 gün sürse yine izlerdim. İzlediğim için pişman değilim. 🙂 Böylesine bir dönem filmi içinde süre gayet makul, aşk filmi çekmiyor ki adam, anlatacağı bir hikaye var, bu süre az bile denebilir.

Böyle bir filmi izlerken bir yöntem belirleyebiliyor insan, misal oyuncuların oyunculuklarını en ön plana alıp başka bir kurguya bakmaya biliyor, konuya tamamen odaklanabiliyor, dönemi araştırıp kullanılan sahne ve kostümlere dikkat kesilebiliyor falan. Ama burada, geriden bize verilmek istenen güzel mesajlarda var. Ciddi bir Amerika eleştirisi hem filmin genelinde tarihi süreç olarak nereden nereye geldiği bağlamında hem de aslında mafyanın ülkenin ve hatta komşu ülkelerin yönetimlerine nasıl müdahil olduğu anlamda gayet net anlatılmış.

Özellikle Robert De Niro’nun oynadığı Frenk karakteri, günümüz toplumuna, insanına, nereden nereye geldiğine bir gönderme değil mi? Tabi bu gönderme sisteminde insanı neye dönüştürdüğüne dair iyi bir eleştiri. Bir savaş kahramanı, kamyon şoförü olarak geçinmeye çalışıyor, geçinemeyince ufak tefek katakulliler, mafyaya girmesi ve son olarak dejenerasyonun en üst seviyeye çıkması.

Neyse, sonuçta bu bir mafya filmi, çokta fazla anlam çıkartayım orasından burasından derdinde girerek izlemedim, böylesini tavsiye de etmem ama The Godfather (Baba)’dan, Goodfellas (Sıkı Dostlar)’dan, Donnie Brasco’dan, Carlito’s Way’den parça parça tatlar aldım. İlk defa geçmişi özlediğimi farkettim. ve filmi izlerken son kez birarada izliyorum bunları duygusunu içimden atamadım, hüzünlü ama keyifli ve iyi oyunculuk ile iyi yönetmenlik içeren bir film izledim, tavsiyemdir.

Kasım,2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.