Ruhuma

İp inceydi
Kiraz ağacı elleri
savruluyor rüzgarda güneş görmüş dal gibi
Yürürken gölgesi, tüm sokak kedileri
etrafına değiyor eski aslandan bozma yeleleri
Gülüşünde açıyordu
Yeşilden kırmızıya mevsim meyveleri


Yosun kokuyordu teni,
Akdeniz, Ege, Marmara kıskanıyordu
Rüzgarda savrulan, köpüklü gemileri
Saçları, bir yakadan bir yakaya taşıyordu
en olanaksız hayalleri
Karadeniz’in nazlı takaları gibi oturuyordu
sandalyesinde
sallanan sandalyesinde günün en kızıl saatleri


Kimse tanımadan geldi
kimse bilmedi
öldüğünü
Bir pazar akşamı
Oysa
ne yağmur yağıyordu
ne balıklar rakı şişesindeydi
Ne de bir türkü çalıyordu radyolar.


Oysa ki nisan geçeli çok olmuştu
Oysa ki eylül daha gelmemişti
öyle bir aydı
karanlıktı
Bilinmezden gelmişti
Sigarasının külleri düşüyordu hayat kadınlarının
ve köpekler düzüşüyordu sokaklarda
Erdem ve ahlakı bekliyordu bekçiler



Ay karanlıktı
Işıkları yanmıştı şehirlerin
şehirlerin şehrinin
Eskiler Konstantin demişti
Sevenler İstanbul diye sevmişti.
Kimse bilmeden gelip,
kimseye değmeden geçti, iş çıkış saatlerinde.
Kimse üzülmedi,
Kendinden başkasını sevmedi insan
duymadı…
karanlığa karışan
sıradan
gitmişti
Tanrının olmadığı yere
Ruhu şad olsun

Barış, Ağustos 2006 – Kadıköy





Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.