Bir Şey Olmak Üzerine

Dün bir şey olmak üzerine düşündüm, ‘bir şey’ ucu açık bir harf dizimi. Aslında içi net bir şekilde boş ve net bir şekilde insanlık, tamamen çevresel ve duygusal koşullar nedeni ile bu kelimenin içini doldurmaya çalışıyor. 

Kişi kendini tatmin psikolojisinin durumuna göre “bir şey” olmayı kabul ediyor. Kendini iyi hissediyor!

Aslında tamamen göreceli durumlar bizi mutlu veya mutsuz hissettiriyor. Şöyle bir örnek verilebilir; Yol kenarı ve çakıllı  bir yolda ayakkabısız yürümek zorunda kalmak veya deniz kenarı veya kumsal bir yerde ayakkabısız yürümek zorunda kalmak. Benim anladığım görecelilik…


Ben “bir şey” sözünü, kendi adıma dolduramadığımı hissediyorum. Kendimi başarısız buluyorum. İşimin toplum tarafından değerli görülen bir ünvanı yok. Avukat, doktor, hakim vs.. değilim. İşimin maddi olarak hem beni hem de çevremi tatmin edecek bir tarafı yok. Yıllar içinde özel bir yetenek geliştiremedim. Matematik veya sosyal alanlardan birinde iyi düzeyde yapabildiğim “bir şey” yok. Kendimi direk etiketliye biliyorum”bir şey” olamadım. 

İnsan olarak, kendimizi “bir şey” konusunda kandırmamız gerekiyor. Ünvan veya maddi olarak başaramadığımız noktada, toplumu analiz ederek başka duygular geliştirmeli ve bu “bir şey” durumunu bir yerlerinden yakalamalıyız. Fakat bu noktada da erdem sorunu baş gösteriyor. Zira kendine “bir şey” yakıştıran kişinin erdemsel anlamda eksiği olduğu düşünülebilir ki, doğrudur. 

İnsanlar, kendileri için ben doğru insanım. Kimsenin canına kastetmiyorum, hırsızlık yapmıyorum, yalan söylemiyorum gibi “bir şey” doluluğu yaratabilir. Ben bunlardan uzak durmak gerektiği kanısındayım. Bırakın boş kalsın. Bunlar övünülecek şeyler değil ki… Zira, ben hırsızım, öldürürüm, yalancıyım olabilir mi? Bunların zaten varlığımıza ters olması, düşünülmemesi bile gerekmez mi! Ama Dünya kötülük içinde ve bizi sürekli “bir şey” konusunda baskı altında tutuyor. Haliyle biz sıradanların var olmaları yeterli olmuyor. “Bir şey” olmamız gerekiyor. 


Kendi başıma duruyorum. “Bir şey” olmanın içini doldurmaya çalışmıyorum. İçi doldukça, toplumun tasmalı kediciği veya köpeciği olmuyor musunuz? Sizi herhangi bir şey yapan şey sizden bağımsız olarak, size atfedilenin içini doldurmanızdır. Kalabalığın içinde yalnız olmanızdır. 


Mutsuz olmayı tercih etmek cesaret gerektirir. (Büyük laf ettim vesselam)

20.10.2017, Kadıköy

The Intern | Stajer (2015)

Yönetmen:   Nenncy Meyers

Türkçesi: Stajer

IMDB Puanı: 7.1

Benden: 5

Çekirdeklik filmler diye ayrı bir kategori mi açsam acaba! Büyük bir isim Robert De Niro ve güzel bir kız Anna Hathaway ile sıkılmadan 2 saat izleyebileceğiniz bir film olsa da, aslında baştan sona ben bu filmi neden izliyorum ki duygusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. 

70 yaşında dul bir emekli olan Ben (Robert De Niro bu kişi oluyor) hala yapabileceği bir şeyler olduğunu göstermek için başarılı iş kadınımız Jules (Anne Hathaway) tarafından kurulmuş bir moda sitesine, kıdemli stajyer olarak katılır. Jules’in şoförlüğünü yapar, ona kısa, etliye sütlüye dokunmayan hayat dersleri verir. Aslında vermez, sadece başını sallar, yoksa verir mi? Sokrates vari ebelik yapar ona doğru sorular sorar ve doğruyu buldurur diyeceğim ama onu da yapmaz. Valla “Ben” (Filmde Robert De Niro olan) ne yapar ben (bu yazıyı yazan kişi olarak ben)  hiç anlamadım, Robert De Niro işte izleyin bıdı bıdı etmeyin der gibiler. Öyle olunca da koca adam tüm film boyunca etrafta gezinir durur. 


İş kadınlarının başarısı ve hem hemcinslerinin hem de karşıt cinslerin konu üzerinde ki görüşlerine, derinlemesine dokunan mükemmel bir başyapıt değil tabi ki !  Film popcorn tüketimi artırmak ve uzun uzun yaşadığınız bu boş hayatan sizin 2 saatinizi, mini bir ücret karşılığında alma üzerine diyorum.

Ekim, 2017

Ersin Karabulut hiç varolmadı !

“Uykusuz” dergisinin bir yazarı (ah pardon çizeri !)(bunu da çok seviyorum madem yanlış yazdın sil doğrusunu yaz ama yok böylesi daha güzel.) nasıl bir insan evladı olduğunu hiç bilemiyorum. Kendisini uzaktan yakından da tanımam, ama bana kendimi mutlu hissettiriyor, çok pis dalasım var bu adama!! (Şizofrenik bir durum anlıyorum ama açıklamaya çalışayım )

Mesele şöyle başladı; düzenli olarak 3 dergi almaya başladım; Leman, Penguen, Uykusuz… Komikler, eğlenceliler, ciddiler, gündemi çok iyi takip ediyorlar, çok iyi eleştirebiliyorlar falan filan… Ama bu dergilerden Uykusuz’un  içerisinde “Sandık İçi” diye bir bölüm var bir türlü ısınamıyorum, yok hatta uyuz oluyorum, hatta gidicem çizerinin ağzını burnunu dağıtıcam, adamı alacaksın sandığın içine gömeceksin ki bir daha çıkmasın herifçi oğlu…Bir tarafım böyle düşünüyor, diğer taraftan her hafta düzenli olarak takip ediyorum, hiç bir satırını kaçırmadan okuyorum.(Bu ne yaman çelişki annem..)

Kendime soruyorum; Neden? Benim yapamayacağım bir şeyi yapıyor adam, tüm yaşadıklarını, düşündüklerini, hissettiklerini koyuyor bilmem kaç bin kişinin önüne, sinirlendiriyor bu beni, niye anlatıyorsun kardeşim, ilkokul arkadaşının bilmem ne yaptığını, babanla sana özel olan hikayeni, sende çiz işte bir şeyler, komik komik…

Gel zaman git zaman, 1 haftalık bir yalnızlık durumum oldu, kitapçıda geziyorum bu özgür bir haftamda okuyabileceğim kitap, dergi falan arıyorum, bu durum çok sık olmadığından mütevellit çok güzel bir şey istiyorum kendime; bir plak aldım, José Saramago’nun “İncil’deki İkinci İsa”sını aldım ve orada bir dergi göz kırptı resmen bana üzerinde bir sandık ve sandığın üzerinde oturmuş bir adam… Nasıl yalvarıyor, terbiyesizce, kaş gözle beni baştan çıkartmaya  “al al al beni, hadi durma bak neler var benim içimde” falan diye cümleler ile beynime beynime vuruyor. (Beynine vurulanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır, diğerleri yazıyı burada terk edebilir 🙂 Neyse efendim dayanamadım…

Geldim eve, koydum plağımı ve başladım bir adamın sandığının içini dinlemeye ve bir hikaye geldi karşıma, ablasının evlenmesi ile ilgili çizdiği bölüm, gözlerim doldu.

İnsan olarak tezatlıkları seviyoruz sanırım, “büyük aşklar nefret (kavga) ile başlar” sözü de buradan geliyor olabilir. Sevgi gibi nefrette bizi ayakta tutan duygulardan biri, varolduğumuzu yaşadığımızı hissettiren bir duygu. Nefes aldığımızı hissettiren bir duygu, ve Ersin Karabulut’a neden böylesi ön yargılı yaklaştığımı anladım o an; adam o derece samimi ki, ne hissediyorsa onu çizmiş (yazmış yazmıştım ama sildim düzelttim ohhh) ve bu onun değil ki benim zayıf yanım, ben anlatamıyorum diye, böyle ortaya koyamıyorum diye başka birini yargılama hakkını nasıl buluyorum ki kendim de, belkide tüm hepimizde eksik olan bir şeyi yapıyor, tüm samimiyeti ile anlatıyor hikayesini, tanımadığı kalabalığa çevresindekileri de kırma pahasına hikayesini sunuyor. Oyun oynamıyor, satsın diye yalan dolan katakulli yapmıyor, uydurmuyor, sevilmeye – sevilmemeye  çalışmıyor. Kendi bildiğince anlatıyor hikayesini… Hatta kendi çizene kadar benim aklımdan hiç geçmemişti mesela; uyduruyorsun bunları değil mi diye soruyorlarmış, o da hayır uydurmuyorum diye cevap vermiş, yazık nasıl üstüne geldilerse artık, oysa o derece belli ki uydurmadığı, zaten hiç aklımdan bile geçmemişti çünkü samimiyetsiz bir hikayesini okumamıştım..

Şimdi ben, ben olmasam gidip dergiye, tanışırdım, hocam eline sağlık iyi ki varsın derdim. Ama yapamam çünkü bir zaman Cem Karaca beni öyle göt etmişti ki hiç unutamam. 19-20 yaşlarımda başlayan Cem Karaca sevdası, onunla tanışıncaya kadar sürdü (diye noktalarmışım 🙂 ama hala çok çok severim onu) tanışınca bir şeyi anladım ben “Beni Bekleme Kaptan”-ı, Ay Karanlık”-ı, “Ayrılık Günü”-ü, “Tamirci Çırağı”ı söyleyen adamı seviyorum, aslında sanal ve varolmayan bir şey bu, ete kemiğe bürünen karşında oturan, sigara içen, alkol alan, küfür eden (belki!) adamı değil, o kendi hayatını yaşıyor ve onu şarkı söylediği için seviyorum diye, beni sevmek zorunda değil ki, yada hayal ettiğin kişi olmak durumunda, o kendi hayatını yaşıyor ve o doğru ve sen seversin veya sevmezsin.. Ersin’e de gittik diyelim “oda o gün kız arkadaşı ile kavga etmiş olsun, şimdi ne yapsın adam benimle ilgilenmezse onun suçumu, Sandık İçi’ni çizmiş bitirmiş, köşesini teslim etmiş bana sunacağı kısmı tamamlamış, gerisi artık onun hayatı, kabul etmemen senin eksik yanın, tamamla arkadaşım. Ha gidersin, Baba hoşgeldin, der, bir çay ısmarlar, müsaittir, değme keyfine.. Gözünde mertebe bulamazsın adama, ama yanıltıcı işte velhasıl, o çizsin, biz okuyalım..

Böylece bir şey daha öğrendiğimiz bu güzide çizerimize  teşekkürü huzurlarınızda bir borç bilirim. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki Ersin Kara-bul benim, Ersin Karabulu benim, hayır!! Ersin Karadut benim, Nayır!! Ersin Karadul benim asıl, Ersin Karankaradutu benim…

Ersin Karabulut hiç varolmadı ki… Dimi olamaz ki zaten… Ersin Ersin tokatımı yersin… Yalannnn !Çiz hocam çiz elin kolun dert görmesin, senin nezdinde hepiniz iyi ki varsınız…

Barış, 12.2011 / Kadıköy

Pera Müzesi (Ocak 2018) | Beyoğlu

İstanbul’un havasını, suyunu, kavgasını, pisini, trafiğini, kalabalıklığını ve alelacele yaşamasını çekenlerinden biri olarak, bu şehirde bizi tutan iş, aş ve eğitim gibi medeni ihtiyaçlarımızın yanına, bu şehri asıl büyükşehir yapan daha medeni bir ihtiyacı karşılama özelliği ile vazgeçilmez bulmuyor muyuz? Sanat, sanat ve sanat…

Kadıköy’den güneşli bir günde bindik martılar ile Karaköy vapuruna ve ver elini Galata…

Hop Beyoğlu, yürüyerek de çıkılabilir ama biz “tarihin ilk metrosu efendim” diye övündüğümüz fakat üstüne tek bir çivi dahi çakmadığımız küçük, minik, mini minnacık füniküler ile çıktık Asmalımescit denilen, İstiklal Caddesi’nin kimine göre başı, kimine göre sonu olan yere.

Tabi ki, çalışmalar bitmiş ve o muhteşem İstiklal Caddesi, görüntüsü geri gelmiş durumda bizleri karşıladı. Hem de 1970’lerde gibi modern. Yazıda aslında söylemek isteğini başka türlü söyleme sanatına ne deniyordu, kinaye mi?

Yoğun bir çekirge istilasının arasından (nedenini bilmiyoruz, sanırım böyle bir konsept var) eskiden kitap fuarının yapıldığı (hey gidi hey, resmen yaşımız çıktı ortaya, evet gençler biz kitap fuarı için şehir değiştirmiyorduk, kitaplarımızı buradan alıp Taksim’de de iki bira yuvarlıyorduk. Sizin için üzgünüm 🙂 ) TRT binasının karşısındaki Pera Müzesi’ne geliyoruz.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfına ait bir müze. Eğer müze+ kartınız var ise yılda bir defaya mahsus, bu 5 katlı müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Hadi gene iyisiniz!

Siz yazıyı okurken olacak sergi ile bizim yazdığımiz sergi farklılık gösterebileceğinden, ki kesin gösterir, müze ile ilgili buraya tıklayarak geniş bilgi alabilirsiniz. Pera Müzesi resmi sitesi

Benim anladığım kadarı ile çok bahtsız bir kişiyseniz müzeye girişte sizden ücret talep ediyorlar, zira para almamak için ellerinden geleni yapmışlar gibi bir hisse kapıldım.

Buradan yetkililere sesleniyorum, yok Cuma bedava, yok öyle bedava, yok böyle bedava kardeşim giriş bedava deseniz olmaz mı? Sudokuya çevirmişsiniz müzenin giriş ücretini.

Dedik bari şu montlarımızı çantalarımızı vestiyere bırakarak, müze giriş ücretini bir şekilde ödemiş olalım, demezler mi “ne münasebet, vestiyerimiz ücretsizdir” diye.

Evet, şımarıklığımızı da yaptıktan sonra, 5. kata çıkarak müzeyi dolaşmaya başlayabiliriz. Biz geldiğimizde “Look At Me” teması en üst katı süslüyor ve yukarıda gördüğünüz aslında aynı olan ama farklı yaşlardaki halleri mevzu bahis bu abi “anam ne oluyor” tadında bir küçük şaşkınlıkla bizi karşılıyordu.

Şahsım adına söylüyorum, Robert De Niro abimin Heat filiminde otel odasında kötü adama söylediği “look at me” repliğini özümsemiş biri olarak, bu temanın beni etkileme şansı mevzu bahis bile olamaz. Böylece bir sanat eseri hakkındaki sanatçı intiharına neden olabilecek bu eleştirimden sonra, gezmeye devam edelim.

Espri bir yana, bir sanat yapıtının en işlevsel yanlarından birini bu çağdaş sanat koleksiyonunda bulabiliyorsunuz; kendine bakma. Farklı insanların portrelerine bakarken, kendi kendimizi de görme fırsatımız oluyor.

Beş katlı olduğunu belirttiğimiz müzenin her katı farklı bir tema üzerine kurulu. 4. katta suç mahalli fotoğraflarının farkı bir şekilde yorumlanması ile oluşmuş bir seçki varken, 3. katta  mimar Louis Isadore Kahn seçkisi var.

Katları yavaş yavaş inerek 1. kata geldiğinizde çok etkileyici bir eser sizi karşlıyor.

Osman Hamdi Bey’e ait Kaplumbağa Terbiyecisi… Kültürel bir yakınlıktan mı yoksa çok bilinirlikten mi olduğunu kestiremediğim bir muhteşemlik duygusu ile izledim 1906 yılı yapımı bu yağlıboya tabloyu.

Aynı katta bulunan “Kesişen Dünyalar” sergisinin “Elçiler ve Ressamlar” bölümü de Osmanlı ile ilgili enteresan bilgiler sunması açısından etkileyici.

Birinci kata geldiğimizde şahsen çok beğendiğim iki sergi ile karşılaştım. İlki Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçüler sergisi, hep isimlerini duyduğumuz ama fiziki olarak görmediğimiz, arşın, dirhem, kantar gibi kelimelerin ete kemiğe büründüğü merdivenin sağ tarafındaki sergi.

Burası için Negördüm Youtube kanalımızda bir video da var. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Anadolu Medeniyeti tabirinin ne olduğunu anlamak için bu katı ziyaret etmenizi özellikle öneriyorum.

Aynı katta merdivenin sol tarafındaki ikinci sergi ise Osmanlı’da Kahve kültürü üzerine, fincanlar ve diğer eşyalarla ilgili.

Özellikle Keçizade İzzet Molla’nın ” Bu fincanı siz İstanbul’a gönderin orada her şeye bir kulp takarlar” sözü hala güncelliğini koruyor gibi.

Kantarının topuzunu kaçırmadan, Pera Müzesi’ne teşekkür ederek bitirelim. Elinizdekinin kıymetini bilmeniz dileği ile …

Ocak 2018

Cloud Atlas | Bulut Atlas (2012)

Yönetmen: Lana Wachowski, Lilly Wachowski and  Tom Tykwer

Senaryo: Lana Wachowski, Lilly Wachowski and  Tom Tykwer

Roman:  David Mitchell

Türkçesi: Bulut Atlas

IMDb: 7,4

Benden: 9.5

Yönetmenlerinin geçmişin de Matrix, V For Vandetta, Run Lola Run, Perfume: The Story of a Murderer gibi filmler olunca 2012 yılında Cloud Atlas büyük bir merak ve heyecan uyandırmıştı.

İnsanlara bir şey verdiğin sürece üzerlerinde ki gücünü koruyabilirsin. Bir adamın her şeyini alırsan o adam artık senin kontrolünde olmaz.
Aleksandr Soljenitsin

Sanırım konunun karmaşıklığı, sahnelerinin çok hızlı geçmiş-şimdi-gelecek geçişleri ile dolu olması ve tabi ki beklentinin büyülüğü, izleyicide hayal kırıklığı yarattı.

Cloud Atlas etkileyici bir sahne

Bu hayal kırıklığının matematiksel karşılığını yukarıda da IMBD puanından görebilirsiniz. Ama benim puanım bunlardan bağımsız olarak 9,5.

Yaşamak çoğu zaman cesaret gerektirir.

Aslına bakarsanız, Holivud sineması artık farklı yaklaşımlar sergileyen filmler ortaya koymuyor. Sırf bu sebeple bile yönetmenlerini gayreti takdirle karşılanabilir.

Arıca müziğe olan ilginize karşılık verecek 2 karakter var ki, filmin adını oluşturan konçertoyu da oluşturuyorlar!

Vyvyan Ayrs : That’s it! The music from my dream.

Robert Frobisher : I call it the “Cloud Atlas Sextet”.

Cloud Atlas Sextet, koncerto

İzleyenler için çarpıcı yaratma sahnelerin sonunda büyük bir hüzün var. Fakat karakterlerin farklı zaman dilimlerinde birbirlerine değişi sizi mest edecektir.

Cloud Atlas, romanın adı olmasının yanı sıra, Robert Frobisher’ın “Zedelghem” bölümlerinde bestelediği konçertonun da adıdır.

Tom Hanks, Halle Barry

Evet sahne geçişlerinde ki hız baş döndürücü  olabilir ama kendinizi filme bırakırsanız yaklaşık 3 saatlik bir şölen sizi bekliyor.

Bilgi bir aynadır.

Film aslına bakarsanız çok karmaşık bir yapıya sahip değil. 6 hikaye var ve 6 hikaye farklı zaman dilimlerinde geçiyor. Her hikaye de bir diğerine bağlanarak devam ediyor.

1- 2144, Seul, en etkileyici hikayelerden biridir. Totaliter bir rejime karşı başlatılan bir isyan ve idam cezasına çarptırılan biri. Sabunla beslenen, 12 yıl hizmet etmek zorunluluğu olan, bu süre dolunca da beslendikleri sabuna dönüştürülen köleler topluğu vardır. Bu köle kızlardan biri, yer altına inmiş olan isyancılara katılır.

Sonmi-451,Doona Bae, Cloud Atlas

2- Bulut Atlas Konçertosu, İngiliz genç besteci Robert Frobisher, yaşlı ve hasta olduğundan betse yapamayan ünlü besteci Vyvyan Ayrs’nin yanında çalışmaya başlar. Frobisher, burada sevgilisi Sixsmith’e Bulut Atlas’ı besteler ama yaşlı besteci esere el koyar.

Ben Whishaw, Robert Frobisher, Cloud Atlas

3- Luisa Rey (Gazeteci), Luisa otelde fizik doktoru Sixsmith ile tanışır. Dr. Sixsmith elinde önemli bir dosya olduğunu söyleyerek onu kaldığı otele çağırır ama Luisa gidene kadar öldürülecektir. Dr. Sixsmith’in sevgilisi tarafından yazılmış mektupları ve nükleer santralle ilgili belgeleri içeren dosya artık Luisa’dadır. Bu dosyanın peşine kiralık katiller düşer ve Luisa’nın hayatı tehlikeye girer.

Halle Berry, Luisa Rey, Cloud Atlas

4- Timothy Cavendis(Yayınevi Sahibi), yazar Dermot Hoggins yeni çıkan kitabını acımasızca eleştiren eleştirmeni öldürür. Kitap patlama yapınca yayınevi sahibi zengin olur ama yazar mafyatik bir yazar olarak onu ölümle tehdit eder. Cavendis kaçar, bu esnada ilk aşkı Luisa Rey ile tekrar buluşup onun kitabını yayınlar.

Jim Broadbent,Timothy Cavendish, Cloud Atlas

5- Yıl 2346, Dünya yerle bir olmuştur. Sonmi isimli peygambere inanan vadi insanları, onları acımasızca katleden vahşiler ve bunlar dışında bir azınlık yaşamaktadır. Bir gün bu yıkımdan geriye kalanlarla iletişim kurabilmek adına teknoloji kullanan azlık gruptan “Meronym” isimli kadın gelir ve çoban ” Zachary” den yardım ister. Tepe noktadaki sinyal kulesine gitmeleri gerekmektedir. 2144 yılında Sonmi-451’in konuşmasını elde ederler.

Abbess, Susan Sarandon, Cloud Atlas

6- 1849 Yılı gemi seyahati, avukat Adam Ewing pasifik okyanusunda gemi yolculuğuna çıkar ve kırbaçlanan bir köleye yardım eder. Hastalanan avukata yardım ettiği köle bakar.

Jim Sturgess, Adam Ewing, Cloud Atlas

Filmin inanılmaz bir makyaj başarısı var.  O derece ki, 4-5 rolü birden canlandıran oyuncuları bir sonraki sahnede tanıyamaya bilirsiniz. Örnek;  Tom Hanks; Dr. Henry Goose, Physicist Isaac Sachs, Writer Dermot Hoggins, Shepherd Zachry Bailey   karakterlerini canlandırmış.

Tom Hanks; Dr. Henry Goose, Physicist Isaac Sachs, Writer Dermot Hoggins, Shepherd Zachry Bailey - Cloud Atlas

Ben bir film eleştirmeni değilim. Haliyle teknik kısımlar, perde, odak, kamera açısı, ışığın gelişi falan gibi konular benim gözlerime değdiği kadar beni alakadar eder. Yönetmenlerinin tüm filmlerini ve çektikleri Sense 8 dizisini izlemiş biri olarak (dizi  hakkında da şurada bahsettim) filmin anlattığı hikayeyi, hikayenin içinde ki karakterleri biliyor ve tanıyor hissiyatına kapıldım. Filmi ilk olarak vizyona girdiğinde sinemada izlemiştim. O zaman da çok beğenmiş ve etkileyici bulmuştum ama buraya yazabilmek için tekrar izlediğimde çok daha hoşuma gitti. Bu film yönetmenlerin sonra ki yapıtlarına ilham vermiş oyuncu ve karakterler içeriyor. Örnek: Sense8 dizisinde Sun Bak karakterini de Doona Bae oynadı.

Doona Bae

İyi ile kötünün savaşı, ezen ve ezilen arasındaki mücadele, sistem ve isyancıların kavgası tarihin döngüselliği içinde asla bitmeyen bir savaş olarak hem film de hem de yönetmenlerin diğer filmlerinde de bize sundukları bir anlatım.

Damlalar olmazsa okyanus nedir ki?

Ekim, 2018

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi | Ataşehir

İstanbul’un Ataşehir ilçesinde cennetten küçük bir bölüm var. Belki de sürekli önünden, yanından, sağından, solundan geçip duruyorsunuz ama içini bilmiyorsunuz. Krokide de göreceğiniz gibi çevre yollarının ortasında kalan (belki de bu yüzden hala var olabilen) küçük cennet bahçesi.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB), 1995 yılında Ali Nihat Gökyiğit tarafından eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturulmak amacıyla kurulmuş ve başlangıçta ‘hatıra parkı’ amacına yönelik bir bitkilendirme ve ağaçlandırma planı uygulanmıştır.”

Bizim için tarihsel bu açıklama yeterli diyenler ile yazımıza devam edebiliriz. Zira birazdan fark edeceğiniz gibi, yazımızın amacı daha ziyade bahçenin doğal ve huzurlu güzelliğini size tanıtmak.

Bahçenin iki ayrı girişi var. Ataşehir ve Ümraniye girişleri.

Bu girişlerden hariç TEM bağlantısı üzerinden bir kapı görüp girmek isteyebilirsiniz ama bu kapıdan sadece gelin ve damatları alıyorlar, bu sebepledir ki evlenip gitmeniz gerek 🙂

Yok biz evlenmeden gitmek istiyoruz, eşimin gelinliğini güveler yedi, damatlık benim oğlanda diyorsanız, Ataşehir veya Baraj Yolu üzerinde ki Ümraniye girişi tercih edilmeli diye önemle öneriyorum. Zira biz TEM kapısından girmeyi denedik ama almadılar. Düğün yapmayacağız bizimki sadece nikah dedimse de dinlemediler, esefle kınıyorum. 🙂

Bahçeye biz Ataşehir tarafından çevre yolunun altlarından geçen, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz, tünelden giriş yapıyoruz. Alın size Alice Harikalar Diyarında… Bu da  tavşan deliğimiz:)

Merkez Ada, Mesire Adası, Ertuğrul Adası, İstanbul Adası, Meşe Adası, Anadolu Adası, Trakya Adası ve Arboretum Adası olarak isimlendirilen ve hepsinin aslında sizin gördüğünüzden farklı işlevli  bölümlere ayrılmış olan bahçe için günlük geziciyi ilgilendiren kısmı çevresindeki yeşil ve rengarenk çiçeklerin verdiği huzur.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçe’sine giriş aslında ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz, gönlünüzden ne koparsa kaidesi devreye giriyor, bu 5 TL de olabilir, 20 TL de olabilir. Gönlünüzden bir şey kopmazsa giremezsiniz denmiyor.

Bu bahçe eşinizle el ele gezmeniz, çocuklarınıza ağaçları, çiçekleri, bazı hayvanları göstermeniz için düzenlenmiş. Amacınız mangal yapmak, çizgili pijama ile plastik top peşinde koşmak, askılı atlet ile küçük tüpteki çayın posasını nereye döksek diye düşünmekse, hayır burası size göre değil, zaten bunlar yasak.

Çocuklar için yukarıda fotoğrafını koyduğum keşif bahçesi küçük ama işlevsel, hemen yanındaki mini labirent bahçe de çok eğlenceli.

NGBB olarak kısaltılan bahçe, 50 hektar üzerine kurulmuş, bazıları üzerinde özel koruma ve araştırma yapılan bitkilerden de oluşuyor.

Bahçe çevre yolunun adalarına kurulduğundan, buralarda bazen üst geçitler bazen de alt geçitler ile geçişler sağlanıyor.

Bahçedeki tüm bitkilerin isimleri türkçe ve latince olarak belirtilmiş. Merakınız varsa sadece bakmalık değil aynı zamanda çok şey de öğrenebiliyorsunuz.

Merkez Ada kısmında küçük bir havuz var. İçinde her daim kazlar yüzüyor.

Havuzda kokteyllerini içip yeşil alanda güneşlenen kaz ailesi, basına karşı kayıtsız kaldı.

Havuz kazların yüzmesi için, siz sadece fotoğraf çekip, izleyeceksiniz. Yanına mayo almış olanlarınız varsa aman ha diyeyim. 🙂

Havuzun kenarında bizim çok sevdiğimiz bir heykel var. Böyle uzanıp ağaç dallarının arasından gökyüzünü seyretmek, hele bir de mevsiminde gelmişseniz  buram buram yasemin kokusunu almak.

 

Havuza çok yakın bir yerde mini bir nilüfer havuzu da mevcut.

Merkez Ada kısmını bitirdikten sonra, Ngbb’nin en değerli alanlarından olan Ertuğrul Adası bölümüne geçelim.

Ertuğrul Firkateynde şehit olan askerlerin ismin yazılı olduğu anıt.

Bu bölüm için sitesi şöyle diyor: “2005 yılında açılan Ertuğrul adası, II. Abdülhamit’in emriyle 1890 yılında gittiği Japonya’dan dönüşte, fırtınada batan Ertuğrul Firkateynindeki 527 denizcinin anısına dikilen anıta ithafen adlandırılmıştır.” 

 

 

Biz ne zaman geldiysek hep sakinlik ve sükûnetle bizi karşılayan bir yer bulduk.

Bu bölümü özellikle çok sevmemizin ilk sebebi bahsettiğim gibi her zaman sakin olması, ikincisi nilüfer havuzlarının olduğu bir bölümü olması.

ve çok güzel bir kokunun hem uzaklardan geliyor gibi hem de hemen yanınızdaymış gibi sizi sarması.

Bahçe için daha ne söylesek bilemiyorum. Gezerken, kendiniz keşfettikçe güzelleşen bir yer burası.

İçeride yiyecek ve içecek satılan bir bölüm yok. Siz abartısız bir şeyler getirip, yeşile yayılarak,  piknik moduna girmeden ama, atıştırabilirsiniz.

Bahçede tuvalletler mevcut bunu da belirteyim de çoluk çocuk ne yapacağız diye düşünmeyin.

Ertuğrul Adası’nın üst kısmına çıktığınızda da İstanbul Adası’nı görebilirsiniz. Burada da mini bir Galata Kulesi ve mini minnacık Boğaziçi Köprüsü ile Boğazı görebilirsiniz.

Siz ne kadar yaratıcı olursanız burası da size o kadar kendini gösterecektir.

Dönüş yolunda Tavuskuşlarının olduğu bir yer göreceksiniz. Merkez Ada’nin içinde Yönetim binasının alt bölümünde.

Sanırım bu kadar yazı yeterli.

Yeşilin ve kırmızının ve sarının…

Yani kısaca tüm renklerin, gittiğiniz mevsime göre size en güzel yönlerini gösterdiği bir cennet burası.

Siz de, kendinize hediye alırken, önce gözünüzü, sonra ruhunuzu doyurabileceksiniz.

Belki de içinizdeki sanatçı bir şeyler fısıldayacak size.

Keşfetmenin tadını çıkartırken, yapılan doğru şeyler için şükran duyacaksınız.

Velhasıl kelam küçük bir bahçe de olsa, umut etmekten vazgeçmemek gerektiğine sizi inandıracak.

Dünyamızın bizim sevgi ve saygımıza ihtiyacı olduğunu, bu minicik yer, bir ışık gibi içinize işleyecek. Hazır olun yeter.

 

Son söz, diyelim ki bizim gibi Ekim ayında geldiniz, yerlerde sarıdan kızıla bir sürü yaprak var ama siz birini bile elinize alıp fotoğraf çekmediniz. Bahçeden çıkartmıyorlar haberiniz olsun 🙂

Ekim 2018

Lviv | Ukrayna

Ukrayna’nın herhangi bir yeri ile ilgili bir yazı yazmak kanaatimce büyük bir risk almaktır. “Ön yargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” diyor, Albert Einstein. Bizim ülkemizin bakışını yansıtan en doğru söz bu sanırım.

Lviv, Ukrayna’nın en batısı ve rahatlıkla en Avrupalı şehri diyebiliriz. İstanbul – Lviv Arası uçuş 2 saat sürüyor. 4 yıldızlı Dnister Premier Otel’de konaklıyorum.

Lviv, başkent Kiev’den sonra en çok turist alan yer. Şehir merkezi olarak kabul edilen Rynok (Pazar) Meydanını görünce buna hiç şaşırmıyor insan, her yer sanki özenle dizayn edilmiş gibi duruyor.

Şehir 2014 yılı itibari ile 758 yıllık. 1256 yılında kurulduğu söyleniyor. 2008 yılında şehir merkezi UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş.

 

Galiçya-Volinya Prensi Danylo Halytsky’nin kurduğu söylenen bu şehre prens oğlu Leo’nun adını vermiş. Rusça’da Lvov, Ukraynaca’da Lviv kelimesi aslan anlamına geldiğinden şehirde aslanlı heykellerin oranı da oldukça fazla.

Lviv’de sokaklarda o kadar fazla irili ufaklı sanat eseri ve sanat eseri diyebileceğimiz güzellikte objeler var ki,  şehirde görsel olarak doyuyorsunuz.

Bizim şehircilik anlayışımız ile Avrupalının şehircilik anlayışı arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Biz tarihi şehirlerimizi bile özensiz ve estetikten yoksun binalarla, insanların yaya olarak gezmesi gereken yerleri taşıtlarla, sokaklarımızı çirkin tabelalarla boğuyoruz. Oysa Avrupa’nın normal şehirleri bile düzenli yerleştirilmiş sanatsal objelerle ve binaların yapısı ile korunuyor. Hele, şehir tarihi bir dokuya sahipse…

Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç’in heykeli etrafında toplanan satıcı ve alıcı kitap severler, bizim sahaflar tadında.

Kitap alanının yakınlarında Meryem’in Yükselişi Kilisesi (Assumption Church) tarihi bir değere ve Romanesk tarzı diye adlandırılan çan kulesi ile de görsel bir güzelliğe sahip. Aslında yapının bulunduğu alan bir kompleks ve içinde farklı yapılar mevcut.

Rehberimizin eşliğinde Lviv’in meşhur Kültür Mirası Rynok (Pazar) Meydanı”na yürüyoruz. Yürüyüşümüz esnasında ara bir sokak ve dükkan örneği yandaki gibi.

Hakikaten gördüğüm en güzel korunmuş ve restore edilmiş yerlerden biri.

Pazar (Rynok) Meydanının dört köşesini 4 Mitolojik heykel Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria heykelleri süslüyor.

Tam ortasında ise restorasyonu tamamlanmış belediye binası var.

Meydanın en önemli yapılarından biri de Barok,Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi Latin Kilisesi (The Latin Cathedral). Ortaçağın en önemli yapılarından biri. Ben gezerken içeride ayin vardı, kenardan sessizce izledik. İçeride fotoğraf çekilmesini istemiyorlardı, çekmedim. Dışarıda da çekmediğimi daha sonra farkettim 🙂 Sadece şu vasat resim var elimde.

Öğle yemeği için tur firmamiz Darwin restoranı tercih etmişti güzel bir balık ve yanında çok iyi bir Massandra kırmızı şarabı içtik. Tercih ederseniz memnun kalırsınız. Restoranı bulmak çok kolay, çok ünlü Oil Lamp Restaurant and Muse’ün hemen yanında.

Burada Ignacy Lukasiewicz’e de kısaca değinelim. Modern anlamda gaz lambasının keşfini, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz binada yani Lviv’de yaptığı söyleniyor.

Yanda ki fotoğraf Lviv’in meşhur çikolata dükkanının cephesi. 2014 yılından sonra belediye kararı ile kaldırılacakmış. Belediye dış cephelerde tarihi olmayan hiç bir yapılaşmaya müsaade etmiyor dediler. Lviv’e gittiğinizde buraya uğramanızı ve en üst katında kahve içip, çikolata yemenizi öneririm.

El yapımı özel  çikolatalı hem güzel bir hediyelik olur hem de lezzetli bir zaman geçirmenizi sağlar.

Çikolata dükkanından çıkıp buraya kadar geldik bir votkasının daha tadına bakmayayım mı? derseniz yan tarafı sado mazo cafe, aman dikkat içeride kırbaçlı servis elemanları var.

Gün aydınlıkken pek vurmuyorlar ama akşamları hiç şansınız yok maalesef.

Tekrar bina kültürüne dönersek, özellikle Aziz George Katedrali (St. George Cathedral) görülmeye değer. Yunan katolik katedrali, rokoko tarzı mimarisi ile şehre tepeden bakıyor.

Ermeni Katedrali (The Armenian Cathedral) şehrin bir diğer görsel değeri. 1500’lu yıllarda yapılmış. Ağırlıklı Gotik tarz kullanılmış.

Bu kilisenin şöyle bir hikayesi var, Osmanlı şehri kuşattığı zaman kulesi yıkılıyor. Orijinal çan kulesi 1571 yılında yapılmış. Yıkıldıktan sonra 19. yy’da aslına uygun olarak restore edilmiş.

Son olarak  Aziz Kilisesi (The Church of Sts. Olha and Elizabeth) 1911 yılında yapılmış. Roma ve Yunan Katolik kilise örneği.

Lviv’de son gün öğle yemeğimizi, şehrin dışına Sovyetler zamanından kalma kahve ve bira tadımı için gittiğimiz Galician Restoranda yiyoruz. Turumuza bu restoranda yemek dahil olduğundan, yemek fiyatlarını bilmiyorum ama duyduklarım doğru ise şehrin en pahalı restoranı burasıymış. Pazarlık yapmadan, fiyat öğrenmeden sakın bir şey yeyip içmeyin dediler.

Öğleden sonra Svoboda Meydanına geliyoruz. Avrupa’nın en güzel opera binalarından biri Svoboda meydanında, The Lviv Theatre of Opera and Ballet.

Bina muhteşem mimarisi ile Ukrayna’nın da simgelerinden biri, dışı kadar içerisi de mükemmel işlenmiş bir yapı.

Opera’nın içini 10 grivna vererek gezebiliyorsunuz. Değer.

Meydanın üzerinde Ukrayna’nın milli kahramanı Shevchenko’nun da heykeli bulunuyor. Meydanın etrafı restore edilmiş sokak ve binalar ile Rynok Meydanına bağlanıyor.

Gece Hayatı

Lviv’in gece hayatı için her ne kadar canlıdır derlerse de, Ukrayna’nın diğer şehirlerindeki dev disko, kumarhane, karaoke konsepti bu şehirde yok. Ben özellikle son gece yemek yediğimiz Fashion Clup’ı beğendim. Burası saat 22:00’ye kadar restoran olarak hizmet verdikten sonra alt katın orta alanı boşaltılarak disko bar oluyor. Bileğinize bir kağıt bant takılıyor ve kalabiliyorsunuz. Bu bant 100 grivna. Ust katta karaoke bar var. Rynok Meydanında bulunan mekan çok büyük bir yer değil.

Diğer çok bilinen bir disko bar ise Metro Clup. Gidenler çok kalabalık olduğunu söyledi. Ben gitmedim. Merkeze 10-15 dakika mesafede.

Merkezdeki diğer bir bar ise buraya gelen herkesin dilinde olan sado-mazo kafe (Masoch Cafe). İçeride kırbaçları ile gezen kızlar var. Sabah bir şey olmuyor ama akşam saatlerinde içeri girip çıkarken kırbacı yiyorsunuz. Yiyen arkadaşım oldu, ben kapısındaki Leopold Ritter von Sacher-Masoch heykeli ile ilgilenmeyi tercih ettim. Merak da bir yere kadar sonuçta.

 

Gece gezmelerine düşkünseniz ve şehrin gündüz gezmeleri sizi yormuyorsa, buradan bilgi alabilirsiniz.

Son Söz

Lviv için duyduğunuz efsaneleri unutun. Özellikle %65’i kadın efsanesi gerçek dışı, böyle bir durum yok.

Türk lirasının değerli olduğu ender ülkelerden biri Ukrayna. (Ben gittiğimde öyleydi inşallah değişmemiştir. )

Alışveriş için normal dükkanları, marketleri tercih ederseniz daha az ödersiniz. Turistlik bölgeler daha pahalı olabiliyor.

İçiniz de rahat olsun, hiç bir dükkan sizi kazıklamaya çalışmaz ve yüksek fiyat çekmez. Bu barda da böyle, kafelerde de böyle.

Taksi kullanabilirsiniz ama net söylüyorum mutlaka pazarlık yapın 50 grivna diyorsa 25 veririm deyin. 25 olmasa da 30’a gidersiniz.

Ukrayna’ya Dolar veya Euro ile gitmeniz iyi olur. TL’yi bozacak yer bulamayabilirsiniz. Paranızı varsa otelinizin döviz bürosunda ya da havalimanında bozdurun, diğer yerlerde kur farkı çok olabiliyor.

Ukrayna’da İngilizce  az biliniyor. Rusça tek hakim dil. Lviv’de İngilizce ile anlaşma olasılığınız gençlerle var. Üst yaş grubu bilmiyor. Taksiciler de genellikle çat pat seviyesinde.

Lviv beni büyüledi diyebilirim. Özellikle İstanbul’da yaşayan biri için başka bir şehri beğenmek neredeyse imkansızdır. İstanbulumuz bir yana Lviv’i görmek ve 3-4 günü bu şehirde geçirmek benim gibi sizleri de memnun edecektir.

Barış, Kasım 2013

 

Sense 8

Yönetmen:    J. Michael Straczynski, Lana Wachowski, Lilly Wachowski

Türkçesi: –

IMDB Puanı: 8.4

Benden: 9

Dizi için asıl referans noktası yönetmenlerinin kendileri,Wachowski’ler herhangi bir projenin içindeyse, kesinlikle orada izlenesi ve takip edilesi bir durum ortaya çıkar.

Dizi için öncelikle yüklerimizden bir kurtulalım, evet dizide cinsel unsurlar var ve çok var. Evet dizide eşcinsellik her yönüyle var ve sahnelerde alenen verilmiş. Evet yönetmenler kendi tercihlerini dizilerinin içine bolca serpiştirmekten çekinmemişler. Kişisel olarak abartılı ve ziyadesiyle fazla bulduğumu belirtmek istiyorum.

Fakat,ama,zira gibi bağlayıcılar ile devam etmemiz de kaçınılmaz. Dizinin asıl konusunun enteresanlığı, verdiği barış ve kardeşlik mesajları, onur, cesaret, mücadele, kendini tanıma ve gerçekleştirme ve akabinde aşma diyalogları, tüm bu yukarıda bahsi geçen sahnelerin önündedir.

Homofobik ve beyninizin yerine cinsel organınızın olduğu yer ile düşünmeyi tercih ediyorsanız (Ekşi sözlük yazarlarından bazıları hakikatten böyleler) diziye hiç başlamayın, kendi mal düyanızda, duygusuz ve hissiz sadece kendi hayatınızın ve kendi değerlerinizin doğruluğuna inanarak ve hatta kendi ırkınızın veya deri renginizin de Dünya’da ki en üstün şey olduğunu düşünerek yaşamaya (!) devam edebilirsiniz.

Wachowski’lerin yaratıcılığı inanılmaz, yeni yarattıkları dünyada, insan oğlunun ilk insandan beri farklı bilişsel kabiliyette olanlar olarak, farklı türlere sahip olduğunu (Bu türlerden biride “duyusallar” dediğimiz bizim çocuklar) fakat homo sapiyensler olarak, bizim türümüzün hırslı, vahşi,yalancı ve öldürmeye meyilli olduğundan diğer türleri yok ettiğini veya hala yok etmeye çalıştığını anlatıyor.

“Sense 8, sekiz kişinin hikayesi. Trans ve aktivist bir hacker olan Nomi, Chicagolu bir polis memuru olan Will, eşcinsel bir dizi yıldızı Lito, bir DJ olan Riley, Koreli  iş kadını Sun, Hindu kimyager Kala, Alman kasa hırsızı Wolfgang ve Nairobili dolmuşcu Capheus bu sekiz kişiyi oluşturuyor. Bu sekiz kişiden Will’e ulaşan ve ona bir duyusal olduğunu anlatan ana karakterlerden biri de  Daryl Hannah’ın canlandırdığı Angel karakteri.”

Duyusalların en belirgin özellikleri, gruplar halinde birbirleri ile telapatininde ötesinde sezgisel ve fiziki (yan yana olmasalar dahi) ilişki kurabiliyor olmaları. Öncelikli olarak, konüm gibi birbirleri ile bu ilişkiyi kurabiliyorlar, ama sonra öğreneceğiz ki, Dünya üzerinde ki diğer duyusallarla da “tanışmak ve görmek kaydı ile”  aynı şekilde iletişim kurabiliyorlar. Bu öyle bir iletişim ki, hepsi Koreli kızın yanındayken Korece konuşabiliyor veya çok iyi dövüşen biri diğer birine yardım edebiliyor. Bunu yaparken normal insanlar sadece birini, o da orada fiziken olanı görebiliyorlar.

Daha teknik olarak anlatmamı isteyen okuyucu için: Evrim sonucu insanlar farklılaşmış, psycellium denilen bir telepatik ağa erişebilen özel bir grup var. Bunlara “sensate” deniliyor. Sensate’ler “cluster” denilen özel gruplar içindeler. Bu grup içinde tek bir zihin var ve 8 kişi de bunu paylaşıyor.  Ortak cluster içerisinde bütün hisler, zevkler, acılar, anılar, bilgiler  ortak. Cluster dışındaki sensateler göz teması kurduktan sonra birbirlerini telepatik olarak ziyaret edebiliyorlar, fakat paylaşım sadece bununla sınırlı. Not: bu paylaşımı engelleyen siyah küçük haplarımızda mevcut.

Aslında temel hikaye çok basit, iyi ve kötünün bitmek bilmez savaşı. Bu savaş farklı varyasyon ile sürekli bir şekilde anlatılıyor. Bu da onlardan biri ve iyi bir örneği diyebiliriz.

Melekler ve şeytanlar, hırsızlar ve polisler, katiller ve barışçıllar vs. liste uzun ama temel aynı.

Dizi aslında 3 sezon olarak tasarlanmış ama Netflix artan maliyetleri gerekçe göstererek 2. sezon sonunda diziyi sonlandırma kararı almış. Gelen tepkilerle (yersen!) 2018 de 2 saatlik özel bir final bölümüyle bitireckmiş. (Reklam kokan hareketler:)

Şahsi kanaatim dizinin fazlaca etliye sütlüye dokunur bir tavrının olması,  özellikle Nairobili arkadaşımızın sıradan bir şöförlükten, milletvekilliğine yürüyen hikayesinin içinde ki kapitalizim karşıtlığı ve sistem eleştirisi, böylesi bir platformu rahatsız etmişte olabilir. Zira burası sinema salonu değil, V For Vandetta’nın yaratıcılarına da bu mesaj, dizilerini bitirerek verilmiş olabilir.

Final için özel bölüm de yayınlanarak dizi bitti. Patron mutlu son istiyor kabilinden bir son oldu.  Sanrım fikren daha sert bir bölüm ile bitirilebilirdi. Her şey güzel değil ki hayatta.

Ağustos, 2018

Göster
Gizle