Kırlangıçlık

Uçaktan atladım gene, çok yorgunum, tam onbin metre yüksekten boşlukta süzüldüm. Kollarımı çırpıp durdum, kuş gibi uçmak için. Yer çekimi engellenemiyor, hızla düştüm. Rüzgar havada hasta etti beni, evde yatıyorum, ateşim 40 derece, kimse inanmıyor uçaktan atladığıma. İşte gene uçaktayım, boşluk çekiyor beni, hop hızla yere inmeye başladım, anlım buz tuttu. Gözlerimi hafif açtım, annem ağlamaklı, ben gözümü açınca gülümsedi. Bu bezi kim koydu anlıma? Çok üşüyor anlım. Üç gündür baygınmışım, konuşurlarken duydum. Sesim çıkmıyor bir türlü, “alın şu bezi” diye bağırıyorum, duyan yok. Işıklar ağırdan sönmeye başladı yine, hava kararıyor, uçağa binmek üzereyim. Birazdan atlayacağım, kulağımda garip uğultular.

Hostes anons yapıyor, “sayın yolcularımız korkmayınız ateşiniz 41 derece, maşallah maşallah, isteyen atlayabilir…” Boşluk çok çekici uçaktan bırakıyorum kendimi, midem bulanıyor, bu sefer ne varsa çıkartıyorum. Gözlerimi açıyorum, üstüm başım kusmuk içinde, kim kustu üstüme? Kötü de kokuyor üstelik. Işıklar geldi demek, çok güzel ama ışık gözümü alıyor. Hayda yine kararıyor etraf, kim oynuyor bu ışıklarla? Uçağı kaçırmışım ! Nereye gideceğim ki? Hiç, hiç işte, en iyisi yürüyeyim. Neredeyim ben? Bu bulut kümesi de ne? Aşağısı mavi, ben beyazlar içinde bembeyaz bir bulutun üstünde yürüyorum. Son adımım boşluğa geldi, hızla düşüyorum… Düşüyorum, sürekli düşüyorum, ama aşağıya doğru düşmüyorum, ben düştükçe boşlukta düşüyor, ben hep aynı yerde durarak düşüyorum. (Etrafımda yağmur damlaları var, hıçkırma sesleri geliyor kulağıma.) Beyaz bir bulut, beyaz ki gözleri açık bakamaz insan, ama biliyorum beyaz ve görüyorum, üstüme örtülüyor. Odama tepeden bakıyorum, düşmüyor muyum artık? Annem ağlıyor, ben uzanmışım, kendimi mi görüyorum, öyle uzanmış? İmkansız mı? Işık yayılıyor her yanıma, ışığı görmüyorum, ben ışığım! Annemi görmüyorum artık, ışıktan ben ile ışık içinde ilerliyorum, o kadar ışık içinde ışıktan ben etrafı aydınlatmıyor, garip bir yoğunluk, ton farkı, aslında bunu sadece hissediyorum, bilmeden biliyorum. Işığım ben, ışığın ağırlığı var mıdır? Ah diyorum, keşke fen derslerine daha çok çalışsaydım. Ah! Bilmeden bilen ben biliyorum ki hafifim, ağırlığım yok, tüy gibi değilim, tüyün bir ağırlığı var, benim yok. Peki, ağırlığı olmayan ben, nasıl uçuyorum? Ben mi uçuyorum, etrafım mı yer değiştiriyor? Burada ne çok soru var? Üşümem geçti, ateşler içinde yanmam geçti, hava yok…

Uçuyorum, önce ki gibi değil, o kadar hızlı uçuyorum ki, yetmiyor, daha hızlı daha hızlı uçmak istiyorum, ağırlığı, hacmi, kütlesi olmayan olarak daha hızlı daha hızlı uçmak istiyorum. Çocukken babam elime bir kitap tutuşturmuştu, bir martı, neydi adı; Jonathan, Martı Canıtın, en yükseğe çıkan martı, ne kadar iyi anlıyorum, sınırlarını aşmak isteyen o martıyı. Evet, evet daha hızlı uçuyorum, öylesine hızlı uçuyorum ki, kollarım kanatlara dönüşüyor, küçük bir kuyruk… Dünyayı yeniden görüyorum…

Altımda deniz mavi ve yeşile çalmış, az biraz üzerimde gökyüzü, yağmur yeni kesilmiş, gökkuşağı bin renkten oluşmuş. Şimdi gökkuşağının ortasından bir hızlı geçiş, ufak bir sorti, aşağıya süzülüş ve bir ağacın dalına konuş. Bir çocuk annesinin elini tutmuş, beni gösteriyor.

“Aaaa!! Bu mevsimde kırlangıç, ne işi var burada?”

Barış Tolga Çoruh, 27.04.1998 – Sahrayıcedit

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.