Ersin Karabulut hiç varolmadı !

“Uykusuz” dergisinin bir yazarı (ah pardon çizeri !)(bunu da çok seviyorum madem yanlış yazdın sil doğrusunu yaz ama yok böylesi daha güzel.) nasıl bir insan evladı olduğunu hiç bilemiyorum. Kendisini uzaktan yakından da tanımam, ama bana kendimi mutlu hissettiriyor, çok pis dalasım var bu adama!! (Şizofrenik bir durum anlıyorum ama açıklamaya çalışayım )

Mesele şöyle başladı; düzenli olarak 3 dergi almaya başladım; Leman, Penguen, Uykusuz… Komikler, eğlenceliler, ciddiler, gündemi çok iyi takip ediyorlar, çok iyi eleştirebiliyorlar falan filan… Ama bu dergilerden Uykusuz’un  içerisinde “Sandık İçi” diye bir bölüm var bir türlü ısınamıyorum, yok hatta uyuz oluyorum, hatta gidicem çizerinin ağzını burnunu dağıtıcam, adamı alacaksın sandığın içine gömeceksin ki bir daha çıkmasın herifçi oğlu…Bir tarafım böyle düşünüyor, diğer taraftan her hafta düzenli olarak takip ediyorum, hiç bir satırını kaçırmadan okuyorum.(Bu ne yaman çelişki annem..)

Kendime soruyorum; Neden? Benim yapamayacağım bir şeyi yapıyor adam, tüm yaşadıklarını, düşündüklerini, hissettiklerini koyuyor bilmem kaç bin kişinin önüne, sinirlendiriyor bu beni, niye anlatıyorsun kardeşim, ilkokul arkadaşının bilmem ne yaptığını, babanla sana özel olan hikayeni, sende çiz işte bir şeyler, komik komik…

Gel zaman git zaman, 1 haftalık bir yalnızlık durumum oldu, kitapçıda geziyorum bu özgür bir haftamda okuyabileceğim kitap, dergi falan arıyorum, bu durum çok sık olmadığından mütevellit çok güzel bir şey istiyorum kendime; bir plak aldım, José Saramago’nun “İncil’deki İkinci İsa”sını aldım ve orada bir dergi göz kırptı resmen bana üzerinde bir sandık ve sandığın üzerinde oturmuş bir adam… Nasıl yalvarıyor, terbiyesizce, kaş gözle beni baştan çıkartmaya  “al al al beni, hadi durma bak neler var benim içimde” falan diye cümleler ile beynime beynime vuruyor. (Beynine vurulanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır, diğerleri yazıyı burada terk edebilir 🙂 Neyse efendim dayanamadım…

Geldim eve, koydum plağımı ve başladım bir adamın sandığının içini dinlemeye ve bir hikaye geldi karşıma, ablasının evlenmesi ile ilgili çizdiği bölüm, gözlerim doldu.

İnsan olarak tezatlıkları seviyoruz sanırım, “büyük aşklar nefret (kavga) ile başlar” sözü de buradan geliyor olabilir. Sevgi gibi nefrette bizi ayakta tutan duygulardan biri, varolduğumuzu yaşadığımızı hissettiren bir duygu. Nefes aldığımızı hissettiren bir duygu, ve Ersin Karabulut’a neden böylesi ön yargılı yaklaştığımı anladım o an; adam o derece samimi ki, ne hissediyorsa onu çizmiş (yazmış yazmıştım ama sildim düzelttim ohhh) ve bu onun değil ki benim zayıf yanım, ben anlatamıyorum diye, böyle ortaya koyamıyorum diye başka birini yargılama hakkını nasıl buluyorum ki kendim de, belkide tüm hepimizde eksik olan bir şeyi yapıyor, tüm samimiyeti ile anlatıyor hikayesini, tanımadığı kalabalığa çevresindekileri de kırma pahasına hikayesini sunuyor. Oyun oynamıyor, satsın diye yalan dolan katakulli yapmıyor, uydurmuyor, sevilmeye – sevilmemeye  çalışmıyor. Kendi bildiğince anlatıyor hikayesini… Hatta kendi çizene kadar benim aklımdan hiç geçmemişti mesela; uyduruyorsun bunları değil mi diye soruyorlarmış, o da hayır uydurmuyorum diye cevap vermiş, yazık nasıl üstüne geldilerse artık, oysa o derece belli ki uydurmadığı, zaten hiç aklımdan bile geçmemişti çünkü samimiyetsiz bir hikayesini okumamıştım..

Şimdi ben, ben olmasam gidip dergiye, tanışırdım, hocam eline sağlık iyi ki varsın derdim. Ama yapamam çünkü bir zaman Cem Karaca beni öyle göt etmişti ki hiç unutamam. 19-20 yaşlarımda başlayan Cem Karaca sevdası, onunla tanışıncaya kadar sürdü (diye noktalarmışım 🙂 ama hala çok çok severim onu) tanışınca bir şeyi anladım ben “Beni Bekleme Kaptan”-ı, Ay Karanlık”-ı, “Ayrılık Günü”-ü, “Tamirci Çırağı”ı söyleyen adamı seviyorum, aslında sanal ve varolmayan bir şey bu, ete kemiğe bürünen karşında oturan, sigara içen, alkol alan, küfür eden (belki!) adamı değil, o kendi hayatını yaşıyor ve onu şarkı söylediği için seviyorum diye, beni sevmek zorunda değil ki, yada hayal ettiğin kişi olmak durumunda, o kendi hayatını yaşıyor ve o doğru ve sen seversin veya sevmezsin.. Ersin’e de gittik diyelim “oda o gün kız arkadaşı ile kavga etmiş olsun, şimdi ne yapsın adam benimle ilgilenmezse onun suçumu, Sandık İçi’ni çizmiş bitirmiş, köşesini teslim etmiş bana sunacağı kısmı tamamlamış, gerisi artık onun hayatı, kabul etmemen senin eksik yanın, tamamla arkadaşım. Ha gidersin, Baba hoşgeldin, der, bir çay ısmarlar, müsaittir, değme keyfine.. Gözünde mertebe bulamazsın adama, ama yanıltıcı işte velhasıl, o çizsin, biz okuyalım..

Böylece bir şey daha öğrendiğimiz bu güzide çizerimize  teşekkürü huzurlarınızda bir borç bilirim. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki Ersin Kara-bul benim, Ersin Karabulu benim, hayır!! Ersin Karadut benim, Nayır!! Ersin Karadul benim asıl, Ersin Karankaradutu benim…

Ersin Karabulut hiç varolmadı ki… Dimi olamaz ki zaten… Ersin Ersin tokatımı yersin… Yalannnn !Çiz hocam çiz elin kolun dert görmesin, senin nezdinde hepiniz iyi ki varsınız…

Barış, 12.2011 / Kadıköy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.