EksikKalan…

I

“Günler geçip gidiyor. Küçük uğraşlar büyük zamanlar alıyor. Anlamlı, anlamsız diye ayıramıyorum akıp giden hayatı. Büyük bir kısmının anlamsız olduğunu hissediyorum, hissediyorum hissetmesine de insan bu konuda çelişkili biliyorsun, bugün için çok anlamlı olan yarın değerini yitirirken, çok anlamsız olan değerlenebiliyor. Seni düşünüyorum en kısa zaman dilimlerinde, ilk fırsatlarda, kendimce ilk fırsatlar yaratmak için çok yaratıcı olduğumu fark ediyorum.”

Yine mi mektup yazıyorsun diyor kulağım üstünden bir ses. Süleyman’ın sesi. Karşıma teklifsiz otururken, ben sana Sevgi’yi anlatayım da sen de sevgiyi öyle yaz. Her insan bir kor taşıyor hayatının bir döneminde, taşıdığı kor daha canlı tutuyor insanı ve daha konuşkan. Süleyman’ın kız arkadaşı Sevgi, platonik ama platonik olmayan arada derede bir aşk hikayesi. Bizim gençlik zamanlarımızın özelliğini taşıyor, herkesin bildiği ama kimsenin birbiri ile konuşamadığı zamanlar bunlar.

Süleyman’la ortak bir düşüncemiz vardı. Sevgi üstüne konuşmak için sevmek gerekiyordu. Sevmeyen insan sevgi üstüne konuşmamalıydı. Sevgiyi yüceltmek lazım deyişini hatırlıyorum. Sevmeyen insan bunu yapamaz, bin türlü fikir üretir, sevginin saydamlığını, saflığını, insanın anlamayıp hissettiğini bozar. Bu tezimizi zamanla çok geliştirdik, içmeyen insan içki üstüne konuşamaz, gezmeyen insan gezi üstüne konuşamaz falan derken tüm hepsinin doğru olduğu kanaatine vardık zira insanlar çok konuşup az yapıyordu. Daha çok yapmak daha az konuşmak gerekirken tam tersini bilgisizce, küstahça yapmayı tercih ediyordu. Alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak diye başlıyorsak söze kesin filozofça bir şeyler çıkacak demekti ortaya.

II

“Gün usulca karardı pencerede.

Gece oldu. Lambaya bakıyordum

Camda, yalnızlığımı gördüm derinde

Baktım ki başı boş bir sokak, mutsuz

Taş kesilmiş yüzümde, ellerimde.

Vay benim alın yazım, ıssızlığım!”

Oktay RIFAT

Saat 3, sabaha karşı üç, neden sabaha karşı deniyor acaba, sabaha kim karşı koyabilir ki, hem insan neden sabaha karşı olsun. Çok içtik gene, en güzel saçmalamak aşırı alkollüyken oluyor. Zihin bir anda sınırsızlaşıyor, her şeyi her türlü düşünebilir hale geliyor. Neyse bahçeye çıkıp şöyle bir sabah ayazını alayım da kendime geleyim. Ne kadar sessiz bir gece, doğa çok geveze ama, bu ağaçları sürekli hışırdıyor, cırcır böcekleri ötüyor arada, çok uzaklarda gürültü ile kayan bir yıldız. Gürültücü ama çok ağırbaşlı bu doğa ve çok efendi. Aheste aheste yapıyor yapacağını, bir bulutsusu var yukarıda herkesi kendine hayran bırakıyor, bir bulut tarlası taşıyor ayının önden geçirmek için ki ressamları uyku tutmasın diye, şairler tüm ömrünce aradığı kelimeleri hemen bulsun diye.

Saat 3’ü biraz geçti sanırım, sarma sigarayı yaktığıma göre daha zamansız bir anda değilim, henüz yeryüzündeyim, bahçede hafif bir ürperti içinde, gökyüzünü izliyorum ve bunu biliyorum. Biliyorum o halde gökyüzü var. Breh breh breh, Descartes halt etmiş. Bence Dekart’ta çok matah biri sayılmaz, böyle oturmuş bahçesinde, gökyüzünü izlemiş, rüzgarı dinlemiş, ne yapacağını bilemediği bir anda evreka…

Çok bulutu var doğanın, o kadar çok ki tüm gökyüzünü öylesine bir anda kapatabiliyor. Öylesine kapatabiliyor ama öylesine kapattığını düşünmüyorum. Utangaç biri gözleri doluyor, saklamak istiyor. Doğanın gözleri neden dolar acaba, o da aşk acısı çeker mi? Canı yanar mı? Sevdiği birini kaybetmişliği var mıdır? Bende ki de laf, eğer bu dediklerim olmasa neden bu kadar ağlasın…

III

Hey! Saklandığın delikten çık.

Nerede coşkun, cesaretin. Hayat bir eğlenceydi hani küçük ukala! Demek sözcüklere de değer vermiyorsun. Demek işine gelene eyvallah, gelmeyen önemsiz…

Sen yazarda mı oldun, aşk,ölüm daha neler neler. Neler? Bırak bu ayakları! Çok konuş ki anlasınlar içinden gelen tıngır, tungur sesleri. Boş sesleri, boşluğun sesleri.

Sakın, sakın hiçbir şey yaratma ama en büyük sanatçı sen ol. Anlamsızca konuş ki filozof diyebil kendine, inançları kur, inançları yık, insanı anlat, anlat kalabalıklara, arkanı dönünce köylü de, sürüde de babam de, alkışlar kıyamet tadını çıkart. Bak sağına soluna, dumanlı konuşmaların ortasında kendi başına, gözlerini kırpıştırma, yalnız başına, yapayalnızsın tek başına…

Küfür etmek istemiyorum sana ulu piç! Özgüven, lafazanlık sende, sevgi üstüne at, tut, yut, koyun koyuna, tüm koyunlarda geçirdiğin anlar boyunca, gerçek de, gerçekten birgün gerçeği söyle, sevmedim de kimseyi, sevmedim. Kendimden başka hiçbir şeye değer vermedim.

Değeri sadece kendi üstünden biçenler, en değersizler bil istedim. Sen yine de bildiğin gibi yaşa, padişahım çok yaşa…

Barış, Kadıköy 1995-1999

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.