Deli Rıfkı

Bizim mahallenin delisi; Rıfkı. Bağırıyor yine sabaha karşı, sabaha karşı dedimse, imam daha yatağında, güneş henüz dünyanın çok uzağında, horozlardan önce uyanmış Rıfkı “-sudan ucuz sulu boyalarım var.” sabahın köründe küfürler, belalar havada uçuşuyor… “-Koş vatandaş koş, boya alana su bedava!”

Rıfkı deli, deli ama öyle böyle deli değil, kimse cesaret edipte bir şey diyemez, vurdumu dört adamı devirdiği rivayettir söylenir. Rıfkı ile ilgili anılarını yazsa mahalleli tüm çocuklar kitap olur, İnce Memed’den kalın, cilt cilt kitap. O yüzden sadece bir tanesini yazıyorum. O seneyi…

Üniversiteyi kazandım, senden bir halt olmazlarla büyümüş bir çocuk olarak İstanbul Üniversitesi’ni kazanmış bir genç mahallede nasıl karşılanırsa öyle karşılandım. Bilmiyor musunuz nasıl karşılanacağını? O zaman mahalle arası bir düğünde olduğunuzu hayal edebilirsiniz. Anne babamın bir sokakta yürüyüşleri var, sanırım ben değil onlar kazanmış olmalı. Her yerde elim sıkıyor, artık başım okşanıp, elime şeker verilmiyor, elim sıkıyor, aferin, bravo, gurur duyduk, bizim çocuğa da bir el atıverler, gülümsemeler, kahkahalar, gurur duydukları belli olan bakışlar arasında geçiyor zamanım.

Gel gör ki Rıfkı’da bir efkardır gidiyor. Çocukluğumuzdan beri biz onun bir numaralı belalılarıyız, arkasından “-sen oyna Rıfkı sen oyna” deyip şıkkıdı şıkkıdı oynatarak mahallede tur atmalar mı dersin, sevmediğimiz, azar işittiğimiz birin evine götürüp küfür ettirmeler mi ? Bir kıza aşıksak söyletmeler mi , alt mahallenin çocukları ile kavgaya tutuşturmalar mı… Çocuktuk, neşeli ve acımasızdık…

“Toprağı bol olsun Resul Amca vardı, mahallenin çocuğu oldun mu herkesin çocuğu olduğun zamanlardı, babalar hepimizin babası analar hepimizin anasıydı, sevdiler mi tüm çocukları sevme, dövdüler mi tüm hepimizi dövme hakları vardı. Resul Amca’da tüm çocukların amcasıydı işte, hepimizin babasının kardeşi, öz be öz amca. Nedenini unuttuğum bir çocukluk haytalığından mütevellit güzel bir tokadını yemiştim. Amca dövdüğü zaman gidip evdekilere söylenemezdi, desem ki babama Resul Amca bana tokat attı, hiç sormaz o da basardı tokadı. Neyse. Ana babaya söyleyemezdik ama Rıfkı öyle mi ya! Çete toplandı Rıfkı ile doğru Resul Amca’nın evinin önüne, Rıfkı bağırır “-Resul pipisi minik, nereden geldi bu enik?” biz de sanki konuya uzak “-aaa! ne ayıp öyle miymişşş!” diye avaz avaz… Hatta dışarı çıkan konu komşuya Rıfkı diyor ki “-Resul Amca’nın pipisi minikmiş.” “-Aaaa! tövbeler tövbesi, sus deli” kıkırdamalar, herkese eğlence lazım tabi, mahallede olay yok ki. Resul amca utancından bir hafta evden çıkmamıştı”

Rıfkı da neşeli ve acımasızdı. Bize çocuk, ona, deli diyorlardı, iyi anlaşıyorduk. 

“Orta sondu sanırım, Arzu diye bir kız vardı, kahverenginin en güzeli gözleri vardı, o güne kadar böylesine bir renkten haberim yoktu, kör arkadaşlarım kahverengi işte diyorlardı, öylesine kahverengi, kör oğlu körler. Elmacık yanaklarının üstünde belli belirsiz çilleri için güneşli günlere dua ederdim, güneşten yandı mı yüzü çilleri öylesine belirgin olurdu ki, dünya durur, ay dururdu. Jüpiter’e kadar çarpardı kalbim. Dudaklarının üstünde iki çizgi vardı ki dünya da daha güzel iki doğru yoktu. Gülümsediğinde dudaklarının yanında belli belirsiz gamzesi çıkardı, kendi bile bilmezdi, gülümsesin diye ömrümün kalanını o an ona verebilirdim. Bizim yıllarımız enteresandı, sevda çekmek acı çekmekti. Acı çekmiyorsan sevdalı değilsindir kesindi netti. Böylesi bir yara içini delik delik ederken, gidip de söylemek ne mümkündü? Gizli gizli sevilir, şiir yazılır, kaset doldurulur, arabesk şarkıların tamamı ezberlenir, 15 yaşında dert sahibi olunurdu. Elini tutmak, dudağını öpmek mi? Hadi canım hadi hangi kalp dayanırdı buna. İşte böyle dertliyken kimse ile konuşamaz ama Rıfkı ile konuşurdun. Zira Rıfkı deliydi, ne anlayacaktı, sessizce dinlerdi seni, bir tebessüm ederdi, hafif geriye yaslanırdı olduğu yerde, yan yana seninle sen kalkana kadar güneşin batışını izlerdi öyle uzaklara uzaklara bakarak, o ne görürdü ederdi bilmem, ama sen arkanı sağlama almış, gökyüzünde her bulutta bir çift kahverengi göz, bir gülümseme görürdün. Türkan Şoray filmlerini anlardın o zaman, basit hayatın, Yeşilçam oluverirdi. Hüzünlü olmasın ama Rıfkı’nın anıları, artık bu derde düştün mü, allem eder kallem ederler, kıza bir yerde Rıfkı’ya söyletirlerdi durumu. Kıpkırmızı yanaklarla kız karşına geldiğinde anlardın hemen, içinde ki öfke ve sevinç karışmış duygunun başka bir ismi olması gerektiğini. Ya yerdin tokadı, ya abisinden yerdin tokadı, yada bir sıcak el tutardı elini, hey allam ya.”

Nerede kaldık? Ben üniversiteyi kazandım. Rıfkı yanıma geldi, elinde bir tüy. “-al.” dedi, gözlerini benden uzak tutuyordu. Rıfkı ağlamazdı hepimiz bilirdik.

Rıfkı’nın duyguları yoktu, öylesine duygusuzdu ki Rıfkı, içinde kocaman bir volkan taşırdı ben biliyordum, nereden biliyorum söyleyemem ama biliyordum, bilir insan, sizde bilirsiniz, biliyorsunuz, nasıl bildiğinizi düşünmeden biliyorsunuz. Patlamayan bir volkan, sönmüş bir yanardağ taşırdı, kor kor olmuştu içi Rıfkı’nın mağma halt etmişti. Duygusu yoktu Rıfkı’nın dedimse aynı bakardı, ağlamazdı gözleri, gülümsemezdi, öfke duymazdı, umut taşımazdı bakışları, gözlerinin rengi yoktu, güzel gözleri vardı ama, hiç kimsede olmayan gözleri vardı. Duygusuz Rıfkı, bir kediyi bile okşarken incitmemiştir, duygusuz Rıfkı bir kadına yanlışlıkla bile çarpmamıştır, duygusuz Rıfkı mahallenin tüm tabutlarını duygusuz gözlerle taşımış, son toprağı üstüne o atmıştır. Sabaha kadar mezarlıkta yatmıştır her ölünün ardından.

Gözlerini sağa sola çeviriyordu Rıfkı, bilmesem tanımasam diyeceğim ki ağlıyor Rıfkı. “-bu ne? dedim. “tüy” niye? “-okulda yazı yazman için. Güzel şeyler yazman için” Allahın delisi işte.

Mahallenin bir sinema salonu var, her şeyin ilkini yaşadığımız karanlık alan, ilk öpüşme, ilk mastürbasyon, ilk kavga, ilk devrimcilik… Bir film gelmiş eski zamanları anlatıyor, Rıfkı salonun bir köşesinde, filmin bir yerinde o zamanın insanları, hakimi, savcısı, avukatı, doktoru her kimi ise işte osu tüy ile yazıyor… Allahın delisi işte.. 

Gözlerini gözlerime dikti. Çocukluğumun bittiği andı. Rıfkı, sevdiği bir arkadaşına kendi meşrebince veda ediyordu. Çocukluğumu bırakıyordu, tüy kalem ile ellerime. Öyle bir ağladım ki öyle bir ağlama görülmemiştir. Hüzün ve çaresizlik hissi birleştiğinde başka bir isim alır, bilmediğimiz bir isim, sadece hissettiğimiz bir isim, isimsiz bir isim.

Barış Tolga Çoruh, Şubat 2011

1, “Deli Rıfkı” hakkında görüş bildirdi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.