Ayhan Işık (5 Mayıs 1929, İzmir – 16 Haziran 1979, İstanbul)

Ayhan Işık, Türk sinemasının “Taçsız Kral”ı. Zamanın önemli yayınlarından biri olan Yıldız Dergisi’nin yarışmasını kazanan erkek Ayhan Işıyan’dır. Kadın kazananı ise Belgin Doruk | (28 Haziran 1936 – 26 Mart 1995) dergi Türk Sineması’na yaptığı iki büyük keşfin farkında mıdır bilinmez ama Taçsız Kral, bugün bile efsanedir.

Siyah beyaz filmlerden fark etmesek de ela gözleri ve 1.80 boyu ile Amerikalı jönlere bile taş çıkartan bir yakışıklıdır. İlk filmi olan “Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan” sinema kariyeri için başlangıçtır. Yıl 1951’dir. 139 filmde arzı endam edecek olan Işık, 1952 yılında ki Kanun Namına ile bir anda en popüler oyuncu haline gelir. Lütfi Akad ve Osman F. Seden tarafından yazılan ve Lütfi Akad tarafından yönetilen film hala bile sinemamızın iyilerinden biri olarak gösterilmektedir.

“İsmim Nazım. 32 yaşındayım. Bu şehirde doğdum büyüdüm. Bu film benim hikayemdir. “

Kanun Namına (1952)

1951-1958 yılları arasında arka arkaya filmlerde oynar. Aranılan, beklenilen bir oyuncudur. Kendi kuralları vardır. Çok disiplinli, işine bağlıdır. “İşimi ölesiye sevdim” der bir röportajında.

“1958’de Hollywood’a gittim. Orada yaklaşık bir yıl boyunca bizim mesleğin ne tür kurallara bağlı olarak yürütüldüğünü gözlemledim. Dışarıda film oyuncularına emekleri karşılığında vadeli senetler vermek gibi tuhaf uygulamalar yoktur, çalışma ve dinlenme saatleri titizlikle kontrol altına alınmıştır. Sendika bütün çalışmaları denetler. Piyasada hak ihlali yaratacak işlerin yapılmasına engel olur.

Amerika’ya gidişi olay olur. Türkiye kariyerini bırakıp orada Dünya starı olmaya karalıdır. Şartlar farklı gelişse, annesi o dönemde vefat etmese, belki de bugün Dünya Sineması ondan bahsedecekti.

“Altı yaşındayken babasız kaldım. Gazete ve dergilerde hikaye ve kapak resimleri çizmeye başlamıştım. İlk kazandığım parayı sanki dünmüş gibi hatırlarım; 14 lira. Eve koşup anneme verdiğim bu müjdeyi hiç unutmam. Yaz tatilinde Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda kırık şişe kontrolörlüğü yaptım. Haftada 25 lira alıyordum. Vapurla gidip gelirken boş durmuyor, mecmuaların ısmarladıkları ve illüstrasyon denilen renkli resimleri çiziyordum. Şirket-i Hayriye’nin 63 numaralı Sütlüce vapuru, sanki benim resim atölyem olmuştu.”

Ayhan Işık’ın 2. dönemi Amerika’dan dönüşüdür. 1960’lı yıllarda Otobüs Yolcuları(1961),Üç Tekerlekli Bisiklet (1962), Acı Hayat (1962) gibi filmlerde ardı ardına oynar.

1961 yılında Belgin Doruk ile birlikte çektiği Küçük Hanımefendi filmi öylesine beğenilir, ikili bir birine öyle çok yakıştırılır ki, ayrı düşünülemez hale gelinir. 1970’li yıllar sinema için kara yıllardır. Kral, bu filmlerde oynamayı reddeder ve içinde taşıdığı yetenek onu bu sefer sahnelere taşır. Münir Nurettin Selçuk’ta aldığı dersler ile Türk Sanat Müziği söyleyerek sahneye çıkar.

Ayhan Işık – Gönül Belası

Yetmişli yılların furyasında yönetmenlik de yapmış olan Ayhan Işık, ressam, oyuncu, şarkıcı gibi sanatın bir çok dalı ile başarılı bir şekilde ilgilenmiş. Çok yönlü bir insandır. 1979 yılında geçirdiği beyin kanaması ile aramızdan çok erken ayrılmıştır.

İşe Yarar Bir Şey (2017) | Pelin Esmer

İşe yarar bir şey, Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener’in baş rolleri paylaştığı Pelin Esmer filmidir. 11’e 10 Kala ve Gözetleme Kulesi filmlerinden 5 yıl sonra çektiği bu film ile başarı grafiğini yukarı yönlü olarak sürdürmeyi başarmış yönetmen.

Film, Başak Köklükaya’nın 24. Adana Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünün yanında yine Adana Film Festivali’nde senaryo ödülünü de aldı. Senaryosunda Barış Bıçakçı ve Pelin Esmer birlikte yazdı. Şair bir kadın hakkında bir film diyerek özetleyebileceğimiz bir yapım.

“Baktım rüzgarsın sen / baktım çamaşır ipini zorluyorsun / hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim / baktım bir kitabın sayfasını çeviriyorsun/ ayağına terlik giy / bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun”

Şair Leyla ile genç hemşire Canan’ın yolculukta kurdukları diyalog ile başlayan film, Boynundan aşağısı felç olan Yavuz’un hayatına son vermek istemesi ve bu isteği Canan’ın gerçekleştirmek üzere yola çıkmış olması, Yavuz’un yanına Leyla’nın da gelmesi şeklinde ilerliyor.

İşe yarar bir şey filmi için yönetmeni Pelin Esmer; “Şiirin üzerimizde bıraktığı o tanımlaması zor etkiyi sinemadan çıkan insanın üzerinde deneme arzusu biraz.” diyor. Nispeten başarılı olduğunu düşünüyorum. Edebiyat severler için çok güçlü bir film mi bilemiyorum ama denenmesi bile güzel.

Filmin şiir, edebiyat gibi olgulardan bağımsız birde ötenazi hakkı için geliştirdiği bir söylem var. Kanaatimce çok katı bir red veya savunma algılamadım. Hayat her şeye rağmen güzel gibi bir basitliğe de inmemiş belki de filmi başarılı kılan unsurlardan biri burası, izleyiciye bırakmış olması. Tamamlanmamış öyküler konusunda Türk izleyicisinin biraz katı olduğunu düşünüyorum, hazır kalıpları, giriş gelişme ve sonuçları sever bizim izleyicimiz. İşe yarar bir şey ise şiirden yola çıkan bir film olduğu için hem sahnelerde hem de diyaloglarda tamamlanması gereken alanlar bırakarak bitiyor.

“başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman / tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde / bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman / ama baktım sen rüzgarsın sevgilim / kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun / başucunda bir bardak su / beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun”

Alejandro Amenábar’ın 2004 yapımı “İçimdeki Deniz” filmini izlemiş olanlar bilir. Ötenazi konusunda yapılmış en etkileyici filmlerden biridir. Özellikle “Javier Bardem” in temiz oyunculuğu ile çok daha etkileyici filmdi. Tabi bu film de bütün mesele hayat kime aittir ve bize aitse buna son verme isteği de bize mi aittir” dogmasıydı. Pelin Esmer’in filmi bu konuda yardımcı konu gibi kalmış. Zira Leyla karakteri ve Canan karakterinin ilerleyişleri sanki daha önemli bir işleyiş haline gelmiş.

Leyla, özgür ve güçlü kadın karakterken, Canan tam tersi hem genç olgunlaşmamış hem de Anadolu’da baskı altında büyümüş biridir. Leyla karakteri kendini gerçekleştiren insan desturuna yakındır. Canan karakterinin bu noktadan çok daha uzakta temel ihtiyaçları giderme adımında olduğu söylene bilir. Filmin güçlü yönü iki kadının yolculuğu ve erkekle bağdaşlaştırılma eğilimi içinde bulunulan edebiyat durumunun Leyla ile sunulmasıdır.

Yolda olmak durumu filmin asıl meselesi. Trenin penceresinden akan şehirler, sokaklar, insanlar. Bir şairin gözlerinden izlememiz, iyi kurgulanmış ve gösterilmiş. Geriden gelen iç ses, bize hem yolda olmanın hissiyatını hem de hayatta ki gibi düşüncelerimizin kafamızın içinde dolanma hissiyatını veriyor. Şiirlere yakış bir akış içindeyiz.

Şahsi fikrim olarak oyunculuklar konusu beni pek etkilemedi diyebilirim. Genel akış ve görüntü olarak filmi bütün olarak beğenmiş olsam da oyunculuklar için filmi başka bir yere taşımış diyemiyorum. Aşağı ve yukarı bir etki sağlamadıklarını düşünüyorum.

Genel anlamda sıkılmadan izlediğim iyi bir Türk yapımı diyebilirim. Mubi’de izlediğim filmi, izle notu ile paylaşıyorum.

Barış, Eylül 2022

Aşıklar Bayramı (2022) | Özcan Alper

Aşıklar Bayramı, kendi adıma en iyi filmlerden biri saydığım “Sonbahar (2008)”ın yönetmeni Özcan Alper’in son filmi. Yönetmenin kimliği düşünüldüğünde şaşırtıcı bir biçimde Netflix’de yayınlandı.

Kemal Varol’un aynı isimli romanından senaryolaştırılan film. “Sonbahar” sonrası “Gelecek Uzun Sürer (2011)” ve “Rüzgarın Hatırları (2015)” filmleri ile kendine hayli sağlam bir izleyici kitlesi edinmiş ve yakın dönemin en başarılı bulduğum yönetmenlerinden biri olan Özcan Alper için sanırım bir miktar ekonomik olarak refaha kavuşma filmi.

Özcan Alper konusunu kapatmadan önce yollarımızın Artvin ve İstanbul Üniversitesi’nden dolayı kesişiyor olması (her ne kadar Kadıköy’de küçük bir karşılaşma dışında tanışmış olmasak da) ona karşı bakış açımın olumsuz bir taraf içeremeyeceğini belirtmem gerekiyor. Zaten “Sonbahar” gibi hem ideolojik zeminde hem de coğrafi zeminde çok iyi iş çıkartmış ve her iki tarafın da hissiyatını yakalamayı başarmış bir yönetmene ne denilebilir ki.

Efendim, daha önce Gönül(2022) film eleştirimizde ne demiştik, Netflix bozuk saat misali günde iki kez doğruyu gösteriyor. Bu eleştirimizi çoğunlukla platformda yayınlanan Türk yapımlarının niteliksizliğinden dolayı yapmıştık. Aşıklar Bayramı işi o doğru gösterdiği zaman dilimine denk gelen bir yapım.

“Ben o yatılı okullarda her hafta sonu seni bekledim!”

Aşıklar Bayramı, kaba konu olarak, 25 yıl sonra ölmek üzere olan bir babanın oğlunun yanına gelmesi ve ikisinin 3-4 günlük bir yolculuğa çıkmasını anlatıyor. Başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ (Yusuf) ve Settar Tanrıöğen’in (Aşık Heves Ali) paylaştığı film de yan karakterlerin çok bir rolü yok, ara ara sahneye giriyorlar ve başrollere işi bırakıp devam ediyorlar. Tam bir dram filmi olarak yolda devam eden film bir taraftan Jim Jarmusha’da selam yolluyor gibi. Bu yolculuk esnasında Özcan Alper’in olağan üstü fotoğraflama yeteneklerini konuşturduğuna da bolca şahit oluyoruz. Nuri Bilge Ceylan bu konuda ne der bilemiyorum ama kendisine bu anlamda iyi bir rakip bulmuş gibi.

İki oyuncu da vasat üstü bir performans ile arzı endam ederken, Kıvanç Tatlıtuğ, “Kelebeğin Rüyası” filminde de böyle bir rol üstlenmişti. Acaba Tarık Akan gibi bir dönüşüm içinde midir bilemiyorum fakat sinema adına doğru yolda olduğunu belirtmek lazım. İçi boş yakışıklı rollerindense böylesi çok daha iyi duruyor üstünde.

“Baba dediğin zaten yarım kalmış bir kelimedir. Babalar hep yarım kalır.”

Aşıklar Bayramı, Kırşehir’den başlayıp Kars’taki Âşıklar Bayramı’nda noktalanan bir güzergah filmi. Bu güzergah içinde Kemal Varol’un uydurduğu Arkanya’da yer alır. Filmde ki 84 Plakalı araç buraya aittir. Mitolaojide ki Pan’ın yaşadığı Arkadia ile bir bağlantısı var mıdır bilemem ama Arkanya’da türküler ve bu türküleri yakan aşıklar yaşıyor. Kırşehir’den başlayıp, Kayseri, Malatya, Elazığ, Erzurum üzerinden Kars’a ulaşan film, bu duraklarda Anadolu’nun aşıklarına ve bu topraklarda yaşayan kültürlerine selam ediyor.

Aşıklar Bayramı için kopukluklar var diyenler oldu, aslında bir kopukluk falan yok. Film asıl konu üzerinde ilerlerken hayat gibi, yandan müdahil olan olayları teferruatlandırma ihtiyacı duymadan akıyor. Sadece benim dikkatimi kameranın sallanma hareketi çekti. Sürekli olmayan ama yer yer sallanan ekran için Özcan Alper’e sormak lazım, bilinçli bir tercih mi(ki ben öyle olduğu kanaatindeyim) yoksa bir hata mı?

Aşıklar Bayramı filmi size çok güçlü bir hikaye vadetmiyor bunu bilerek izleyin. Hikaye güçlü değil ama hayattan ve etkileyici. Aşık Heves Ali’nin son günlerin de kefenini valizine koyup yola çıkışı ve her şehirdeki arkadaşlarına, sevgililerine uğrayarak helalleşmesi, oğlunun da çocukluğunda yaşayamadığı baba-oğul ilişkisini üzücü bir şekilde yaşaması, Anadolu coğrafyasının etkileyiciliği ile birleşerek, türküler ve danslarla süslenerek çok iyi verilmiş.

Özcan Alper filmle ilgili bir röportajda diyor ki “Sinemada yol filmleri her zaman özel bir yerde duruyor. Daha önceki çektiğim filmlerden biri “Gelecek Uzun Sürer” de bir yol filmiydi. Diğer filmlerim içinde de bir yolculuk ya da çıkılmayan yolculuklar bir şekilde oluyordu hep. Hatta filmlerdeki karakterlerimin uzun yolculuğa çıkma istekleri çok belirgindir. Sevdiğim yol filmlerini sıralamam gerekirse, Wim Wenders’ın “Paris, Texas”ı, Zvayagintsev’nin “Dönüş” filmi, Walter Salles’in “Motosiklet Günlüğü” bence çok başarılı ve çok özel yol filmleri. Solans’ın “Yolculuk” filmi de çok sevdiğim ve başarılı yol filmleri arasında diyebilirim.

Yönetmen zaten gerekli açıklamayı yapmış. Hayat bir yolculuk ve sinema bu yolculuktan kesitler sunan bir sahne, içinde ki hikayeler misal “Sonbahar” filmi gibi kendinizden çok şey bulduğunuz bir hal alabiliyor, bazen kendinizden hiçbir şey bulmasanız da yolculuğun kendisi sizi etkileyebiliyor. Bu film de kendinizden çok şey bulabileceğiniz bir hikaye sunabilir, sunmayabilir de, fakat filmi iyi bir film yapan kendi yolculuğunun bizim yolculuğumuzla olan, hikayesel ve görsel teması.

Filmde hem Neşet Ertaş’a hem Aşık Veysel’e selam veriliyor. Zaten Aşık Heves Ali’nin bu yolculuğunda bu toprakların en güçlü ozanlarına selam verilmemesi düşünülemez. Son sahnede Pir Sultan Abdal’ın “Sultan Suyu” türküsü çalınıyor. Şöyle mükemmel bir yorumunu bırakayım da dinleyin.

Sultan Suyu

Neyse, yazımı burada bitiriyorum. Herkes tam anlamıyla tamamlanan, bütün boşlukları doldurulmuş, öyle acayip diyalogları olan bir şeyler izlemek istiyor olabilir. Hayatınıza dönün bir bakın, bir iki dakika düşünün, muhteşem diyalogları olan, tüm boşlukları anlamlandırılmış, geçmişe dönük boğazınızı düğümleyen, çaresizlikle kabullendiğiniz şeyleri düşünün bu film işte bu, kamerasının sallanması da belki bundan, kusursuz olan bir dünya da değiliz ki, kusursuz ilişkilerimiz, hayatlarımız mevcut değil. Babamızla, annemizle bile kurduğumuz ilişkiler, duygusallıklarımız, içimizin ezilmeleri. Ben iyi anladığımı düşündüğüm bir film izledim. Evet bir “Sonbahar” izlemedim ama o doğduğum coğrafya ile beni şekillendiren hissiyatın filmiydi, bu var olduğum daha geniş ailemin filmi. Belki ortam Netflix olmasa çok daha iyi bir iş çıkardı ama bu kadarı bile başarılı ve izlenesi.

Barış, Eylül 2022

Gönül |Heartsong (2022)

Gönül filmi, Soner Caner tarafından yazıp yönetilen, başrollerinde Erkan Kolçak Köstendil, Hazar Ergüçlü, Bülent Emin Yarar, Ali Seçkiner Alici, Selim Bayraktar’ın oynadığı Netflix’in taze filmi.

Evet, sonda söyleyeceğimizi başta söylüyorum; Netflix, bozuk saat gibi günde iki kere doğruyu gösterebiliyor. Bu kadar niteliksiz içeriğin yanında ilaç gibi gelecek olan bir film izlemeye hazır olun. Bir komedi filmi olarak lanse edilse bile, komik unsurlar barındıran bir dram filmi.

Filmle ilgili İlk bilmemiz gereken, filmin hemen başında bahsi geçen “Dom”ların kimler olduğudur. Çok kaba olarak “Çingene” topluluğudur diyebiliriz. Dom çingeneleri Hindistan’dan göçüp gelen bir etnik grup. İran üzerinden Orta Doğu’ya yayılmışlar. Göçebe olarak yaşıyorlar, bulundukları ülkelerde el işleri, demircilik, sokak müzisyenliği gibi işler yaparak para kazanıyorlar. Çingene topluluğu dendiğinde müzik zaten en başa yazılması gereken meslek. Bizim coğrafyamız içinde Kürtler arasında yaşayan çingene topluluğu olarak “Dom”lardan bahsediliyor. Hatta kürt çingenelerin bir ismi gibi anlaşılıyor.

Youtube’a bakındığımda gördüğüm şu belgesel belki ilginizi çekebilir.

Dom Belgeseli

“Hay Nikina, hay nikina, niki niki nanna niki nanna…”

Gelelim, Gönül filmine; Domlardan iki kardeş olan Piroz (Erkan Kolçak Köstendil) ve ağabeyi Hogir (Ali Seçkiner Alıcı) müzik yapmaları için bir köy düğüne giderler. Piroz burada gelin Sümbül’ün sesini duyar ve istemeden gelin olan Sümbül’e ilk görüşte aşık olur. İkisi de karakter olarak delidoludur, (belki de delilerdir) birbirlerine kavuşma hikayelerin yanında, Piroz ve Hogir’in babaları olan Mirze’nin (Bülent Emin Yarar) aşk hikayesi olan Dilo’ya aşkı da diğer bir alt konu olarak devam eder.

Hikayelerin, hangisi ön plandadır, hangisi arka plandadır, çoğunlukla birbirine karışırken, bir taraftan Emir Kustarika vari bir görsellik ve konu akışı izleriz, bir yandan da Theo Angelopoulos gibi bir final bizi büyüler.

“Tanrı insanları yarattı, baktı çok mutsuzlar, onlara Domları gönderdi”

Filmin etkileyici bir çok yeri var. Kıyafetleri, dekoru, şarkıları ve iki aşk hikayesinin de naifliği, en saf haliyle sevgiyi elle tutulur gözle görülür hale büründürülmüş olması, klasik anlatımın dışında bir masal havası da verilen film öylesine keyifli ve ilgi çekici hale geliyor ki, işte tekrar tekrar izlemelik bir yapım diyorsunuz.

Gönül Film Fragmanı

Gönül filminin hele bir sahnesi var ki bence ilerde klasikler arasında yerini alacak; kız isteme sahnesi. Muhteşem, sözcüklerin anlaşılmaması ile oluşan durum komedisi, müzikler ile birleşen enfes bir hal alıyor.

Gönül filminin aynı zamanda kültürel bir eleştirisi de mevcut. Sümbül’ün düğün günü “kız çıkmadı bu” diye ailesine geri verilmesi ve Kürt Ağası babasının bir Dom’a kız vermektense onu öldürmek istemesi ayrıca bir ayrımcılığın da eleştirisi.

İki karakterin saf aşkı ve baba Mirze’nin kavuşamadığı Dilo’ya olan aşkının da şiirselliğe bürünen masalsılığı filmi bam başka bir boyuta çıkartmış durumda.

Kardeş Türküler grubundan Vedat Yıldırım’ın da filmde küçük bir rolünün olması ayrıca mutluluk verici. Bahsettiğim kız isteme sahnesinde rolünün hakkını vermiş.

Ayrıca müzik konusunda öyle etkileyici ve vurucu seçimler yapılmış ki hayret ediyor insan. Örnek son sahnede Hazar Ergüçlü’nün seslendirdiği “Seyran”. Müzik ayrı güzel, sahne başlı başına muhteşem…

Gönül Film Seyran Şarkısı

Gönül, ki ingilizcesi ile yürek şarkısı, ülkemiz halkının bir bölümünün ötekileştirildiği, töre – namus kavramlarının yabaniliğinin bize bir kez daha anımsatıldığı, diğer taraftan da şiirsel, masalsı ve saf aşkın anlatıldığı son dönemin en iyi filmlerinden biri.

Barış, Eylül 2022

Babam ve Oğlum (2005)

Babam ve Oğlum, Çağan Irmak tarafından yazılıp yönetilmiş, Türk sinemasının kalbur üstü filmlerinden biridir.

“Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev.”

Filmin çok başarılı bir oyuncu kadrosu var. Çetin Tekindor (Baba- Hüseyin), Fikret Kuşkan (Sadık), Hümeyra (Anne – Nuran), Ege Tanman (Deniz), Yetkin Dikinciler (Salim), Şerif Sezer (Gülbeyaz) ve diğerleri…

“Baba! Yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? Gözü arkada kalmak böyle bir şey galiba..”

Şimdiden Türk sineması için kült filmlerden biri olmuş durumda olan film; Küçük Deniz, annesini doğumda kaybetmiş, bir gazetede yazar olarak çalışan babası tarafından yetiştirilen bir çocukken. Bir gün babası onu, dedesinin yanına götürür. Köye vardıklarında Babası Sadık, küs olduğu babasını ilk kez görecek ve ondan Denize bakmasını isteyecektir.

Filmin şüphesiz ki en başarılı tarafı yaratmış olduğu dramdır. Fakat bu derece başarılı bir dramatik kurgu bile böylesi bir film ortaya çıkartmaya yetmez. Haliyle başka unsurlarında devreye girmesi gerekir. Alt planda verilen 12 Eylül dönemimin bireysel yıkımı hem kişilerin kişilik gelişiminde çok başarılı bir etki göstermiş hem de filme derinlik katmış.

“Burda dureydim böyle, tam burda, böyle gollarımı açeydim iki yana. Tuteydim onu, tuteydim onu ben, getme diyeydim… Getme Sadık”

Oyuncuların çok iyi performansı, filme olan empati duygumuzu öylesine geliştirici ve bağ kurdurucu ki, Çetin Tekindor özelinde hepsi rolünün hakkını fazlası ile veriyor. Tekindor çok başarılı bir oyuncu, bugün dünyanın başka bir yerinde doğmuş ve oyunculuk yapmış olsa büyük ihtimalle el üstünde tutulurdu.

Hümeyra’nın, Şerif Sezer’in, Binnur Kaya’nın, Fikret Kuşkan’ın performansları da hayli yerinde. Özel not olarak Yetkin Dikinciler’e değinmek lazım, canlandırdığı karakteri tam kıvamında tutmayı başarmış, biraz abartsa dram duygusunu yok edecek komedi haline gelecekken, biraz daha azaltsa bu seferde gerçekçiliğini yitirecek bir karakteri başarı ile canlandırmış.

“Hayat devam edecek birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin. Bunlar kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak…”

Film senaryosunun hakkını da ayrıca vermek lazım. Bugün bile Babam ve Oğlum filminde geçen diyaloglar hafızalardadır ve günlük yaşamda da kullanılır. Bu durumun benzerinden Vizontele’yi anlatırken bahsetmiştim. Diyaloglarda plansız ve alelade konuşma havası vardır. Hayattan normal bir konuşma durumu yaratır. Bu durum filmin içselleştirilmesini, karakter ile duygusal bağ kurulmasını kolaylaştırır.

“İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü?”

Filmi bu kadar etkileyici yapan en önemli unsur, yukarıda da kısaca değindiğim, Çetin Tekindor’un muhteşem oyunculuğu ile oluşmuş olan baba figürüdür. Çok sert ve anlayışsız tavırları altında yatan hassasiyeti evlat ve torun sevgisi, bu topraklarda ki baba figürüne benzerdir.

Babam ve Oğlum filminin yönetmenliğini yapan Çağan Irmak, aynı zamanda bir çok dizinin de yönetmenliği yapmış biri. Genel izleyicinin nabzını tutmayı bilen, yönetmen, en etkili filmi olan Babam ve Oğlum’da da bu yeteneğini sergiliyor. Özellikle Fikret Kuşkan ve Çetin Tekindor’un konuşma sahnesinde ki kamera kullanımı ve müzik, etkiyi doruğa çıkartıyor, Sadık ile devrilen kamera bizim de gözyaşlarımızı tutamamamıza neden oluyor.

Çağan Irmak, hem önceki yapımlarında hem de bundan sonrakilerde de müzik konusunda başarılı seçimler yapmış bir yönetmen. Dönem müziklerini çok iyi kullanıyor ve kıyıda köşede kalmış parçaları tutup çıkartmayı iyi beceriyor. Issız Adam filmi de buna iyi bir örnek.

Son söz olarak, hala izlemediyseniz eğer, bir kutu mendil alarak izlemenizi öneririm. Rahat rahat ağlamak isterseniz, tek başınıza izleyin derim.

Barış, Eylül 2022

Vizontele Tuuba (2003) | Yılmaz Erdoğan

Vizontele Tuuba, Yılmaz Erdoğan tarafından yazılan ve yönetilen komedi, dram tarzı filmdir. Vizontele filminin devam filmidir.

Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filminde olduğu gibi “Deli Emin”, Altan Erkekli’nin yine “Başkan Nazmi”,Demet Akbağ’ın yine “Sıti Ana”, Tolga Çevik’in yine “Nazif”, Salih Kalyon’un yine “Casım”, Erdal Tosun’un yine “Manav Şehmus” ve Cezmi Baskın’ın yine “Latif” olarak karşımıza çıktığı filmde, başrollere, Tarık Akan “Güner Sernikli”, Tuba Ünsal “Tuba Sernikli” ve İdil Fırat “Aysel Sernikli” olarak ekleniyor. İlk filmin kült karakteri olan Cem Yılmaz’ın canlandırdığı “Fikri” maalesef burada yok.

İlk film olan Vizontele’de 1974 yılında televizyonla olan tanışma hikayesi anlatılıyordu. Güneydoğu’nun yoksul ve uzak kasabasında bu sefer 12 Eylül 1980 öncesine gidiyoruz. Artık televizyon var, akşamları televizyonu olan evlerde insanlar toplanıyor, diziler, haberler seyrediliyor. Bu sırada kasabaya Kütüphaneci olarak Güner Sernikli (Tarık Akan) atanıyor, eşi ve kızı ile birlikte kasabaya geliyor. Dönem itibari ile siyaset kasabanın her noktasına sirayet etmiş durumda, bir yandan Adalet Partisi, diğer yandan sol franksiyonların kendi aralarında sevimli çatışmaları devam ediyor. Güner Sernikli atanıyor atanmasına ama ortada bir sorun var kasabada kütüphane yok. Yeni kütüphanenin kurulması süreci yeni bir macera olarak karşımıza çıkıyor.

Vizontele Tuuba için, hiç başka bir şey söylemeden direk müziklerinden başlamak istiyorum. Yine Kardeş Türküler tarafından yapılan filmin müzikleri ilk filminki kadar hatta belki daha bile iyi.

Hala bile kırılamamış bir olgu üzerine inşa edilmiş bir film Vizontele Tuuba, bu olgu devletin sürgün yeri olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine çalışanlarını göndermesi durumu. Burada çalışmayı bir ceza olarak memuruna vermesi ve bu yaftanın yıllar içinde değişmemiş olması bu toprakların “laneti” gibi.

-hocam, Güner abiyi buraya sürmüşler
-tayinimiz çıktı efendim, buraya atadılar
-he işte, atmışlar, atalamışlar, sürerken ata…

İlk filmin çok daha gerçekci bir atmosferi vardı. Kabul etmek gerekir ki bu filmde oluşturulmuş olan set, bazı sahnelerde çok göze batar durumdadır. Belki de tek eksik yönü olarak yazılabilir bu durum.

Vizontele Tuuba, bizden bir film olarak ilk filmde ki samimiyet duygusunu aktarma konusunda bir sıkıntı yaşamaz. Hatta özellikle Tarık Akan ile birlikte dramatik yönü çok daha güçlenmiştir. Salt komedi unsuru olmaktan çıkmış, eleştirel yönü ağırlık kazanmıştır.

-demek bir de kütüphanemiz olsa, işte bitti
-yok mu?
-maalesef, daha ilk defa bir muhabbette adı geçiyor

Temel konunun etrafında dolanan üç dört konu ile hem komedi anlayışının yerleştirildiği, romantizmin serpiştirildiği, dramın dozajının ayarlandığı ve siyasi ortamı aslında olması gerektiği gibi “ti”ye alınarak sunulduğu bir film izliyoruz. Bu ti ye alma konusu bir eleştiri konusu olabilir pek tabi. Zira bu ülkede özellikle 80 öncesinde bir sürü genç sadece fikirlerinden dolayı idam edilmiş, sokaklarda vurulmuş, büyük acılar yaşanmıştır. Fakat bu filmde gösterilmek istenen toplumsal siyasi bir eleştiriden ziyade üstü kapalı bir kara mizahın bize izletilmesidir. Ağır bir siyasal film olarak yapacağı gişe malum, Yılmaz Erdoğan zaten yapı olarak da yıllar içinde göstermiştir ki, derdi hiç bir zaman aşırı bir muhalif olmak değildir.

-yazarım sana.

-yazma. o zaman.. o zaman bekliyor insan. ve buraya çok az insan geliyor, çok insan gidiyor. e kalan da bekliyor, ama bazen çok uzun bekliyor. yani, hani, mesela zannediyosun ki bi yoldan birisi gelecek; boş, uzun bir yol. devamlı ona bakıyosun.. sonra kimse gelmiyor. yazma boşver.

Filmin yine en çarpıcı diyaloğu Altan Erkekli’nin canlandırdığı karaktere aittir. Zaten bir siyasinin olması gereken kişidir kendisi, partiler üstü tutumu ve halkçı tarafı ile her iki filmde de örnek kişidir.

“Bir misafir aile geldi bize bu yaz, adamı kütüphane müdürü olarak göndermişler kütüphanesiz bir yere oraya ilk iş bir kütüphane kurmuş, demek ki gönder hastanesi olmayan bir yere böyle doktor hemen sana bir hastane yapsın.”

Özellikle ilk film olan Vizontele filminden keyif aldıysanız bu filmi de seveceksinizdir. Tarık Akan gibi bir ustayı izlemek de başlı başına bir keyif. 2 saatlik güzel vakit geçirmek için ideal.

Barış, Ağustos 2022

Vizontele (2001)

Vizontele, Senaryosunu Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı ve Ömer Faruk Sorak ile birlikte yönettiği film. Çok geniş bir oyuncu kadrosu var. Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ, Altan Erkekli, Cem Yılmaz, Tolga Çevik, Cezmi Baskın, Zeynep Tokuş, Erdal Tosun, Şafak Sezer, Erkan Can liste uzayıp gidiyor.

“Yok benim dedem şöyle büyük ağaymış da, yok benim dedemin katırları kimsede yokmuş da. Beni methetme kardeşim bana para ver.”

Vizontele, kaba konu olarak 1974’de Van‘ın Gevaş ilçesine televizyon gelmesini anlatıyor. O vakitler televizyonun ne olduğu hakkında kimsenin bir bilgisi yok, her şeyin en son ulaştığı doğuda, TRT bir ekip ile televizyon gönderir, ekip televizyonu bırakıp gider. Belediye Başkanı Nazmi (Altan Erkekli) televizyonun kurulması işini Deli Emin’e (Yılmaz Erdoğan) verir. Belediye Başkanının eşi olan Siti Ana (Demet Akbağ), imam Mela Hüseyin (Erkan Can) ile bu işe karşı çıkar.

“-Bu alet, radyonun resimlisidir.

-Nasıl yani?

-Ya güzel kardeşim! Şimdi radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu?

-Söylüyor.

-İşte onu söylerken hem dinleyip hem göreceksiniz, aynı anda.

-Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?

-Vallahi orasını ben de bilmiyorum.

-E görürse iyi değil. Ev halidir kardeşim, insan icabında donla geziyor. Koskoca Zeki Müren’e karşı olur mu?”

Aslında Yılmaz Erdoğan’ın kendi çocukluğuna ait bir anısının filmleştirilmiş halidir, Vizontele. Konusundan ziyade süreçle ve anlık diyaloglarla ilgili bir filmdir. Karakterler ve diyaloglar öylesine benimsenmiştir ki, günlük hayatınızın içinde belki de farkına varmadan kullanır olmuşsunuzdur. Misal “Zeki Müren’de bizi görecek mi?”

Filmin asıl başarısı işte bu yukarıda belirttiğim durumdur. Çok fazla samimiyet ve iyi niyet taşır, kötü karakter diye bir şey yoktur. En kötüsü Sinemacı Latif’tir. (Cezmi Baskın) varın gerisini siz düşünün.

“O zamanlar kaymakamın bir kızı vardı ya, Leman. Saçları taa buralarında. Rüzgarda yürüdü mü sanki pelerin sahibi bir balerin gibi oluyordu. O gün de maça gelmiş. Ben devamlı terliyorum, daha maç başlamadan ha. Neyse maç başladı, hemen bir korner oldu, korneri bizim Rıfat atmıştı. Yükseldim topa, ikinci dakikada köşeye taktım. Alkış kıyamet, bir döndüm bizim Leman ayağa kalkmış alkışlıyor.

-Kaç sene kalmıştı o kız burada?

-2 sene. Giderken bana bir mektup bırakmıştı, İzmir’e gelirsen ara diye. Ben de 5 sene sonra gittim.

-Ee bulabildin mi?

-Buldum, hatta bir de çay içtik. Ben, o, bir de kocası. O ara golü yemişiz haberimiz yok anlayacağın. Burası için en güzel lafı Sadık Hoca söylemişti.

-Hangi Sadık Hoca?

-Lisede edebiyat öğretmeni yok muydu Afyonlu? Hayal kırıklığının başkenti demişti.

Komedi ve dramı hem oyunculuk hem de diyalogları ile bu derece başarılı verebilen çok az film vardır. Oyuncuların özelliklede Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Şafak Sezer’in başarıları, karakterlerine bürünmeleri, diyaloglarını kendilerinden hale getirmeleri, filmi de başka bir seviyeye çıkartmayı başarmıştır.

“İnsan memleketini niye sever ? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir. Dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.”

Vizontele, sinema izleyici için karmaşık bir durum yaratır. Bir filmi iyi yapan nedir? Sinema klasiği haline gelen bir film neden klasik olur? Evrensel olmak durumunda mıdır? Aslında başlı başına bir kavram daha var iyi film demek yada bir filmi beğenmek için, bu kavram yeri geldiği zaman tüm sinemasal jargonun, tüm sinemasal değerlerin önüne geçer. “Duygu” izlerken size nasıl hissettirdiği ile ilgili bir durumdur bu, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Sıcak, samimi geldiği zaman sizin için iyi bir film olur çıkar.

Deli Emin – Çeşmi Siyahım

“Anamın en sevdiği türküdür bu. Bazen radyoda çalıyorlar, ben de dinletmek için koşuyorum fakat bir türlü yetişemiyorum. Ya türkü çok kısadır, ya mezarı çok uzağa yapmışım. Bir seferinde, geçen sene, ben buradan geçerken çalmaya başladı. Tam koştum anamın yanına geldim, bu sefer de pil bitti. Gerçi ben sonra bitmeyen bir pil yaptım ama.”

Filmin müzikleri belki de filmden daha da iyidir. Kardeş Türküler tarafından albüm olarak da çıkan müzikler, her türlü duyguyu derinleştirmede çok başarılı bir iş görmüştür.

Kardeş Türküler – Vizontele – Pawanekani

“Baba akü yok. Baba akü komple yok, çalmışlar. Kaputu açmışlar bir de aküyü çalmışlar. Kaputu açtınız bari aküyü çalmayın. Aküyü çalmamış olsalar hani…”

Müziği ile, oyunculuklar ile, diyalogları ile, komedi ve duygusallığı birleştirmeyi çok iyi başarmış olması ile izlemenizi tavsiye ettiğim bir film, Vizontele. Hala izlemmişseniz tabii…

Barış, Temmuz 2022

Mavi Boncuk (1974) – Ertem Eğilmez

Mavi Boncuk, Ertem Eğilmez’in yönettiği senaryosunu çoğunlukla birlikte çalıştığı Sadık Şendil ve filmde oyuncu olarak ta yer alan Zeki Alasya’nın yazdığı bir film.

Oyuncu kadrosu için Türk Sinemasının ey iyilerinin buluşması desek abartmış olmayız sanırım. Tarık Akan, Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Emel Sayın ve küçük bir rolle Perran Kutman’ın yer aldığı film hem komedi hem de duygusal anlamda başarılı yapımlardan biri.

Emel Sayın – MAvi Boncuk orjinal Kayıt

Sinemalarda gösterildiği dönemde ki izleyiciden bizi ayıran çok ciddi bir durum var. Oyuncu kadrosunun Emel Sayın ve Metin Akpınar dışında artık aramızda olmayışı zamane izleyici olan bizler için çok daha duygusal bir anlamı var. Belki o dönem izleyicileri salt gülmek için izledikleri filmi biz birazda acı bir tebessümle izlemek durumunda kalıyoruz.

ıslık, ıslık

Modern zamanlar olarak tanımladığımız günümüz sosyoloji ve psikolojisi ile yorumlamaya kalksak Stockholm Sendromu ile ilgili vasat bir film diyebiliriz. 1974 yıllarının atmosferi içinde böylesi bir sendrom ile ilgili bir şey değil film. Evet kaçırılan zengin kız, kendini kaçıranları sevmeye hatta aralarından birine aşık olma hikayesidir, doğrudur bu bir sendrom fakat zamanesinde Türk Sineması için çokça işlenen işin aslında daha çok gırgırına yönelik bir durumdur bu.

-Köre bir sadaka köre sadaka…
-Cafer?
-Sen misin yakışıklı?
-Karanfilli herif geçti mi?
-Nasıl göriyim ben körüm
-Ulan sahici kör değilsin ya, kör taklidi yapıyorsun.
-Ama ben sahici olsun diye gözlerimi kapatıyorum.
-Allah cezanı versin…

Emel Sayın’ı dinleyerek felekten bir gece çalmak isteyen altı kafadarımız, fiks menü olarak kişi başı 100 TL ile gazinoya giderler, yer içer eğlenirler ama gelen hesap çok yüksek olunca itiraz ederler, gazino çalışanları tarafından dayak yiyen altı kafadarımız intikam ve gazinoyu batırma planı olarak Emel Sayın’ı kaçırmaya karar verirler. Kaçırılan Emel Sayın, onların arasında kaldığı günlerde öylesine bağlanır ki bu altı arkadaşa geri gitmek istemez. Yakışıklı Necmi’ye (Tarık Akan) de aşık olunca, altılı çareyi kaçırdıkları gibi Emel’i geri götürmekte bulur.

Ertem Eğilmez, aslında farklı bir yönetmendir. Daha önce yaptığı Canım Kardeşim filmi ile sert gerçekçi bir sinema dili ortaya koyarak toplum içinde ki zengin fakir ayrımını muhteşem bir şekilde anlatmayı başarmıştır. Fakat sinemada başarısız olan film, başarılı olabilecek konulara geri dönüş yapmasına neden olmuştur.

Özellikle Kemal Sunal’ın henüz daha Kemal Sunal olmadığı bir dönemdir bu. Filmin ilk izleyicileri için onun yarattığı saf, şapşal karakteri çok yenidir. Filmin komedi bölümün başını o çeker, kör dilenci rolü efsanedir. Altınıza işetebilecek bir durum komedisidir. Çok başarılıdır.

Film çekildiğinde Tarık Akan 25, Emel Sayın 29, Kemal Sunal 30, Halit Akçatepe 36, Metin Akpınar 33, Zeki Alasya 31, Münir Özkul 49, Adile Naşit ise 44 yaşındaydı. Filmi belki de bu derece kıymetli kılan hem birbirleri ile olan ilişkilerinin iyi olması hem de filmde ki Tarık Akan, Emel Sayın aşkının gerçekte de var olmasıdır. “Çok güzel, hoş bir duygusal ilişkiydi. Yaşanması gereken bir duyguydu bence, yaşandı, bitti. Yaşadığım için hiç pişman değilim. Bu ilişkiyi de ben çok masum görüyorum.” diyor daha sonraki yıllarda Emel Sayın. Tarık Akan’a bakarak söylediği “Yalnız benim için bak yeşil yeşil” şarkısını gerçek bir aşkla söylediği aşikardır zaten, başka türlü izleyiciye böylesine saf bir duyguyu geçirmek mümkün müdür?

Mavi Boncuk filmi ister istemez bizi duygusallaştıran bir yapımdır. Haliyle onun eksik yanlarından ziyade güzel taraflarını yakalıyor olmamız çok doğaldır. Sıcak ve samimi olması, duygusal kurgusunun oyuncuların birbiri ile olan ilişkilerinden, birbirlerine olan sevgilerinden bize de aynı hissiyatla geçirmeyi başarmaları, eksik tarafları için körleşmemize neden oluyor. Bu, bu topraklarda yaşayan bizim anlayacağımız bir film, bizim hislerimize, bizim duygularımıza, bizim komedimize hitap eden bir olgu.

Hayatımızın içine iyi ki girmiş, iyi ki var olmuşlar diyeceğimiz o kadar çok oyuncu bir aradadır ki, sevmemek diye bir olay mümkün olmaz. Adile Naşit için zaten bir yazı yazmıştım. Diğerleri de bu kategori içinde ki oyuncular.

“Yoksulluk – suç ilişkisi başlı başına çok devasa bir konu” demiştim bir önce ki Canım Kardeşim filmi için yazdığım yazıda. Mavi Boncuk filmini komedi unsurundan dolayı bu çerçeveden incelemeyi doğru bulmuyorum. Tartışılabilir ama özellikle oyuncularla kurduğumuz duygusal bağ verimli bir sonuç vermez.

Emel Sayın’ın Kemal Sunal ile olan bir anekdotunu aktarayım da biraz gözleriniz dolsun; “Mavi Boncuk filmini çekiyoruz. O zamanlar Keman Sunal, tığ gibi delikanlı, cepte para çok. Bir gün setten çıktık, eve gidiyoruz. Kemal benden önce çıktı. Herkes yevmiyesini almış. Taksiyle, kendi arabasıyla giden gitti. Baktım Kemal yürüyerek gidiyor, üç kilometre var gideceği yere. Her gün yürüyerek gidip geliyor, merak ettim nereye gidiyor bu adam böyle diye. Uzun süre yürüdü, sonra bir bankta yatan adamı kaldırdı… Bir şeyler konuştular, sonra cebinden para çıkarıp verdi. Şaşırmıştım, ardından biraz daha ilerde bir lokantaya girdi, bir şey yemeden çıktı, oraya da para verdiğini görmüştüm… Bıraktım takibi, banktaki adama yaklaştım, ‘Tanıyor musunuz o az önce size para veren adamı?’ dedim. ‘Adını bilmem, sormam da, her gün para verir bana…’ dedi. Teşekkür ettim, az ilerdeki lokantaya gittim, ‘Az önce gelen beyin borcu mu var size?’ dedim, tanımadılar beni… ‘Kemal abi’nin mi, yok hayır bize her gün evsizler uğrar, yemek yediririz. O da sağolsun, onların yemek masrafını öder’ dedi. Ertesi gün Kemal’in yanına gittim, ‘Sen ne güzel bir adamsın ya…’ dedim, ne olduğunu anlayamadı, sarıldım ağladım. ‘Ölme sen benden önce’ dedim, dinletemedim.”

Şimdi bu insanlar yok, hatta bu anlatılan inandırıcı bile gelmiyor olabilir size. Fakat gerçektir. Şimdiki gibi kopuk bir sanatçı tayfası yoktu o zamanlar, bir arada yaşıyordu herkes, temas etmek kolaydı, duygular saf ve gerçekti. 2000 yılında kaybettiğimiz Keman Sunal’da gerçekti. Bu kadar boşuna sevmedik. Rol sadece sinemada yaptığı şeydi.

“Bıraksak ta ecelleri ile mi ölseler acaba”

Şimdi, bu filmi izlemden kaç yaşına gelmiş olabilirsiniz bilmiyorum ama bu yazıyı okuyup hala izlememişseniz zaten geç kalmışsınız. Eter koklayan Zeki ve Metin’i görmemişseniz, Cilli bom bom diyen Adile abla ile temas kurmamışsanız, Baba Münir ile hala tanışmamışsanız, Mıstık Halit sizi henüz güldürmemişse, Kaymakam Cafer- Kemal abinin “adam geldi mi? Bilmem ben körüm, oğlum gerçek kör değilsin ya” sahnesinde altınıza işemediyseniz, Yakışıklı- damat Tarık Abi’yi aşk ile bakarken izlemişseniz zaten eksiksiniz. Neyle tamamlamış olabilirsiniz ki geçmiş hayatınızı…

Mavi Boncuk – Emel Sayın Kaçırılması

Bırakın dokunsun Mavi Boncuk duygularınıza. Gülün, ağlayın, hüzünlenin… İnsan olmak duyguları hissetmektir. En büyük başarısı budur Mavi Boncuk filminin size duygularınızı hatırlatır, hissettirir.

Barış, Temmuz 2022

Canım Kardeşim (1973) – Ertem Eğilmez

Canım Kardeşim, Ertem Eğilmez tarafından yönetilen, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı, baş rollerinde Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kıral’ın oynadığı, Türk sinemasının en özel filmlerinden biridir.

Kahraman (Kahraman Kıral), abisi Murat (Tarık Akan) ve dostları Halit(Halit Akçatepe)

Küçük Kahraman’ın yanında abisi Murat ve dostları Halit’in minimal öyküsüdür film. yaşadıkları evde çıkan bir yangın ile babalarını kaybederler. İşsiz güçsüz abi bir anda küçük kardeşi ile baş başa kalır. Murat’In dostu Halit’te evden kovulunca üçü birlikte yaşamaya başlar. Kahraman’ın en büyük hayali televizyon alınmasıdır. Yoksulluk içinde ki hayatta hiçbir şey kolay değildir. Kahraman’ın okuldan sürek temizlik konusunda şikayet gelmektedir. Fakat anlarız ki bu dertlerin en basitidir. Kahraman’ın halsizliği üzerine gittikleri doktorda öğreniriz ki Kahraman kanserdir. Artık onun mutlu olması için ellerinden geleni yapmaya başlayacaklardır.

Filmin işlenişi, ortam, oyunculuklarla öylesine duygusal bir yorumlama ortaya konulmuş durumdadır ki, sinemamızda ajitasyona düşmeden bu derece sarsıcı bir örneği çok azdır sanırım.

Yoksulluğun çaresizliğe bir başkaldırıya dönüşümünü izleriz, hem de her zerremizde bu trajedinin duygusunu yaşayarak.

Metin Akpınar, Adile Naşit, Kemal Sunal gibi oyuncularında kısa rollerle göründüğü filmin enteresan bir tarafı da budur, her daim bizi güldüren bu insanların böylesi bir dramayı bize çok başarılı bir şekilde sunmaları.

“bu televizyon şehirde bir bende var, bir de birkaç kişide. Ne bakıyonuz lan, babanızın televizyonu yok mu? Neymiş kancı, faizci.. kanıma dokunuyor canııımm”

Yeşilçam için 70’ler dendiği zaman hayat toz pembedir. Zengin kız fakir oğlan veya zengin şımarık oğlan fakir kız filmleri furyası vardır. Yakışıklıdırlar, güzeldirler, fakir olan değişir ve mutlu son gerçekleşir. Toplum bunları izler, yaşadıkları yavan hayat içinde kendi olanaksızlığını unutur, bir şeylerin değişebileceği umuduna sarılarak devam eder hayatına. Aslında Ertem Eğilmez’de bu gelenek içinden gelir, Tarık Akan sinemamızın jönüdür, Halit Akçatepe komedimizin baş karakterlerindendir. Canın Kardeşim’de ki su sert gerçekçiliği besleyen unsurlardan biri seyircinin alışık olmadığı bu ters köşe durumudur. Beklediği mutlu sona da ulaşamaz, zaten filmi bu derece çarpıcı kılan şeylerden biri de budur.

Yoksulluk – suç ilişkisi başlı başına çok devasa bir konu. Bu durum üzerine bir çok araştırma geçmişten günümüze devam edip duruyor. “Sebep-sonuç ilişkilerine göre ele alındığında, yoksulluk ile suç arasında bir ilişkinin var olduğu görülmektedir. Suçla ilgili literatürde bu durum sıkça dile getirilmekte ve genellikle yoksulluğun suçun en önemli nedeni olduğu belirtilmektedir.” diyor bir çok analiz. Böylesi filmler söz konusu olduğunda bizi ters köşeye yatırıyor. Zira insan olarak burada suçluya empati geliştirme durumu oluşuyor. Herhangi bir hırsızlık olayını doğru karşılamamız mümkün değil, sadece biliyoruz ki izlediğimiz filmlerde bu durum asıl konumuz değil, burayı araştırması, irdelemesi ve sonuç çıkartıp, toplum yararına bunun ortaya konulması için kurumlar var ve onlar işlerini yapması lazım. Baklava çalan çocuk durumunda olduğu gibi insan olarak biz, çaresizin yanında yer almaya programlanmış durumdayız. Suç kavramını bir çok açıdan irdelememiz, haklı ve haksızı ayırmamız, suçu neyin belirlediğini ve neyin suç diye adlandırıldığını belki de tekrar ortaya koymalıyız.

Film toplumsal yapı içinde ki fakirlik ile yoksulluk arasındaki ayrımı çok iyi aksettirmiştir. Sosyal devlet olamamış bir organizmanın içindeki unsurların durumunu öylesine çarpıcı vermiştir ki, Tarık Akan için de bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

-Bana bak, sana bir şey söyliyim mi?
-Söyle
-Kimseye söylemek yok ama!
-İyi ya söylemem.
-Yemin et bakiyim.
-Valla billa söylemem.
-Ben ölücekmişim.
-Ne var oğlum bunda yemin ettiricek?

Bu dönemde anlamlandırma da çok zorlanılabilecek bir evde televizyon olmaması durumu, 70’ler için büyük bir sosyal ayrım konusudur. Zengin ve fakir arasındaki bu ayrımı televizyon üstünden işlemiş olan film aynı zamanda yaşanılan tüm olayları ile yoksulluk, yoksunluk, çaresizlik gibi kavramlar içinde ağır bir eleştiri yapmayı başarmış durumdadır.

Böylesine sert bir gerçekçilik içinde, yaşadığımız toplumun hissiyatı filmi rahatlıkla anlamanızı bu çağda bile sağlayacaktır. Taş olsanız yine de gözyaşlarınızı tutmanız mümkün olmayacaktır. Aynı zamanda yalılardan, boğaz kenarından çıkarak çamurlu sokakları ile gerçek bir mahalleyi ve buranın yoksul insanlarını görmek sizi sarsacaktır. Çaresizliğin nasıl bir duygu olduğunu daha iyi anlatan az film vardır. Hoşunuza gitmeyecek olan bu duyguyu yaşattığı için filme olan saygınız mutlaka daha da artacaktır.

Türk sineması açısından çok çarpıcı bazı sahnelerde film içinde mevcut. Halit’in mastürbasyon sahnesi şok edicidir. Yönetmenin yapmak istediği tüm çıplaklığı ile insanın varlığını ortaya koyma çabasıdır. Sonu vurucudur. Yoksulluk ve suç unsurların bir araya gelişi hem sosyolojik hem de psikolojik olarak incelenmesi gereken bir durumdur. Burada suçun tanımının da tekrar ele alınması gerektiği aşikardır.

Film’de Adile Naşit dışında kadın karakter yoktur. Kadın bir anlamda üreten, yaratan bir varlıktır. Olmaması başlı başına yoksunluktur. Öğretmenin temizlikle ilgili abiye sitemleri aslında bir kadının yaşama etkisini de belirtir. Bunun dışında modern toplum, eşittir. Kadın olmadan bir eşitlik söz konusu değildir. Bilinçli bir tercih olarak kadın karakterlerin olmadığını düşündüğüm film için, anlatısını daha çarpıcı hale getirme durumu olarak yorumluyorum.

Filmin müzikleri Cahit Oben tarafından yapılmıştır. Film kadar etkili melodisi, çok başarılı bir bütünleşmedir. Daha müzik çalar çalmaz, kanımız çekilmeye, gözlerimiz dolmaya başlar.

Türk sinemasının yüz akı olan film için 10 üzerinden 10 olarak değerlendirme yapıyorum. Kesinlikle izlenmesi gerektiği kanaatindeyim.

Barış, Temmuz 2022

Adile Naşit (17 Haziran 1930 – 11 Aralık 1987)

Gerçek ismi ile Adela Özcan, sinema, tiyatro oyunculuğun yanında televizyon programları da yapmış biridir.

Mesleği baba mesleğidir Adile Naşit’in. “Tiyatro tutkusu babamdan gelen bir tutkudur.” deyişi bundandır.

İstanbul’un Fatih ilçesinde, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaptırdığı külliye zaman içinde şehrin ticaret merkezi olması ile birlikte özellikle Ramazan aylarında bir eğlence merkeziydide. Direklerarası olarak tanımlanan bu noktanın ünlü komiği Naşit Bey, tüm yeteneklerini kızına da aktarmayı başarmış bir baba. Anne tarafından da sanat akar Adile Naşit’in damarlarında zira Amelya Hanım’da tiyatro oyuncusudur.

Adile Naşit öylesine içtenlikle anne karakterlerini canlandırmıştır ki 1985 yılında Yılın Annesi seçilmiştir. 1966 yılında 16 yaşındaki oğlunu kaybetmiş olan sanatçı içindeki tüm sevgiyi bu ülkenin çocuklarına vermeyi başarmış biridir. İsmi anıldığı anda “kuzucuklarım” lafı gelmez mi kulaklarımıza.

1944 yılında figüran olarak yer aldığı bir oyun ile başlayan sahne hayatı ömrünün sonuna kadar sürecek bir maceraya dönüşecektir. Kaderin ağlarını nasıl ördüğü çok muallaktır muhakkak. Daha 14 yaşındaki bu ilk rolünde bir oyuncunun hastalanması ile anne olarak oynamak durumunda kalması kaderin bir oyunu değilse nedir ki!

Tiyatro kariyeri dönemin karmaşasına da uygundur. Zira bir şeyler yapmaya çalışan sanatçılar, yokluk ve desteksizlik içinde var etmeye çalıştıkları tiyatro salonlarını sürdüremez. Sonra yeni bir topluluk oluş, döngü böyle devam eder. Adile Naşit’te Halide Pişkin’in grubunda, Muammer Karaca’nın tiyatrosunda, Aziz Basmacı ve Vahi Öz ile birlikte kurdukları toplulukta, 1954’te tekrar Muammer Karaca Tiyatrosu’nda, Eşi Ziya Keskiner ve ağabeyi Selim Naşit Özcan ile birlikte kurdukları Naşit Tiyatrosu’nda en sonda Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü Tiyatrosu’nda çalıştı.

Sinemaya girişi her ne kadar 1947 yılında Seyfi Havaeri’nin yönettiği “Yara” filmiyle olmuşsa da tiyatro aşkı beyaz perdeye baskın gelmiş ve 1970’lere kadar pekte bir şey yapmamıştır. Beyoğlu Güzeli, Canım Kardeşim, Oh Olsun gibi Ertem Eğilmez filmleri ile yoğun olarak başlayan kariyerinde 1975 yılına 14 film sığdırır. 1976’da Atıf Yılmaz’ın yönettiği Hülya Koçyiğit ve Uğur DÜndar’ın oynadığı “İşte Hayat” filmi ona Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandırır.

Sen bizim kalbimizin anasısın Hafize Ana

Ve hepimizin kalplerini sıcacık yapan belki de Adile Naşit olarak değil de Hafize Ana diye tanımamıza neden olan “Hababam Sınıfı” filmlerinde ki “Hafize Ana” rolü. Haylaz çocukların fedakar anası. Bu rol filmin içinde öyle çok göze batacak bir rol değilken, öylesine başarılı bir şekilde oynar ki, artık Kel Mahmut, İnek Şaban, Güdük Necmi, Damat Ferit neyse Hafize Ana’da odur. Onsuz bir Hababam Sınıfı düşünülemez.

Bizim Aile, Gülen Gözler, Neşeli Günler, Gırgıriye, Hanzo, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Şabanoğlu Şaban, Kibar Feyzo daha niceleri. Bir yan karakter olarak öylesine akılda kalıcı jest ve mimikleri vardır, öylesine insanın içine işleyen ağlaması, öylesine insanı alıp götüren gülmesi vardır ki başrollerden çalar ünü. Turşucu anamızı kim unutabilir, Münir Özkul ile karı koca olmayı öyle başarmışlardır ki, gerçek hayatta evli olmadıklarına kimi inandırabiliriz.

Sinema kariyerinin tamamını merak edenler buradan inceleyebilir…

TRT’de 1980 yılında Uykudan Önce isimli çocuk programı yapar Adile Naşit, Masalcı Teyze olarak. Benim gibi çocukluğu bu senelere denk gelen şansılar için. Şimdiki çocuklara nasıl üzülmeyeyim ki, bize televizyonda masal ve öykü anlatan bir teyzemiz vardı. Şarkılar yapan, Dünya’yı gezdiren Barış Amcamız vardı. Neyse şanslı bazı açılardan çok şanslı çocuklardık.

“Evet, daha büyüğünü yaşamadım. Biz ana, baba, çocuk değildik. Üç tane dosttuk. Güzel bir arkadaştık. Ölümüne hazırlamıştık biraz kendimizi. Açık kalp ameliyatıydı geçirdiği. Ve yaşayamadı. Ondan sonraki beş sene benim için inanılmaz acılarla dolu. Elbette Ziya Bey için de. İşte sonra kuş, köpek, bebek böyle oyuncaklara tutkun olduk. Balıklar yaşadı, köpek kör oldu, çiçekler büyüdü böyle gidiyor yaşamın geri kalan kısmı.”

Ahmet’ini kaybettikten sonra yaşadığı acıyı nasıl anlayabilir ki, ekranların karşısında hepimizi “gıdgıd gıdak”lı ağlaması ile gülmekten yerlere yatıran kişi kendi trajedisini içinde yaşamıştır. Öylesine bir birikme ki bu bu büyük ustayı henüz 57 yaşında kanserden aramızdan ayırmıştır. “Komşuya gider sende bayat ekmek var mı? Köfte yapacağım lazım derdim, bırakın köfteyi evde yiyecek bayat ekmek olmazdı” Ah be Adile Teyze, bu kadar oyun, sinema filmi, televizyon… Sizler nasıl insanlardınız içten, samimi, işlerinin ehli, halkın kendisi… Şimdinin zibidileri milyonlar kazanıyor da daha gözleri doymuyor, çalmaya çırpmaya çalışıyor.

Aramızdan bir Adile Naşit geçti. İyi ki var oldu. Her attırdığı kahkahaya, her akıttırdığı göz yaşına minnettarım.

Barış, Temmuz 2022

Göster
Gizle