The Social Dilemma (2020)

The Social Dilemma (2020) Afiş

Yönetmen: Jeff Orlowski

Yazarlar: Davis Coombe, Vickie Curtis, Jeff Orlowski

Oyuncular: Tristan Harris, Jeff Seibert, Bailey Richardson, Joe Toscano, Tim Kendall

Benden: 8/10

Tür: Belgesel

Ülke: ABD

“Ürüne para ödemiyorsanız ürün sizsinizdir.”

Geleneksel medyanın ölüm ilanı verileli çok oldu aslında. Dijitalleşen dünyada artık herkes medyasını elinde taşıyor. Büyük ve olağanüstü bir keşif olan internet ile gerçek bilgiye erişmeye başladık! Gerçekten öyle mi?

Belgeselin başlangıcında bir cümle dikkatimi çekti: Artık bilgi çağından, sahte bilgi çağına girdik… Klasik medyanın yavan ve sıkıcılığın olumlu bir tarafı vardı, bilgi teyid edilmesi gereken bir unsurdu, geldiğimiz noktada artık bu teyid edilme durumu ortadan kalkmış görünüyor. Güzel bir örnek verilmiş, sahte haber olarak “Dünya düzdür” fikri gerçeğinden daha fazla rağbet görüyor. İnsan topluluğu bu akıl almaz fikirlere neden bilinmez çok fazla rağbet gösteriyor. Bir deli kuyuya bir taş atıyor, kırk akıllı çıkartmak için nafile uğraşıyor.

“Sürekli bildirimler göndererek dikkatimizi çekmeye çalışıyorlar, ilgilenebileceğimiz türden videoları ana sayfamıza düşürüyorlar, tıpatıp aynı arkadaş çevresine sahip olsak bile her birimizin ilgi alanı farklı olduğundan bambaşka reklamlara maruz kalmamızı sağlıyorlar.”

The Social Dilemma (2020) görsel

Belgesel iki koldan ilerliyor. Twitter, Facebook, Youtube, instagram gibi bedava kullanıma izin veren sitelerin eski çalışanları ile röportaj ve bir ailenin bireylerinin telefon bağımlığının anlatıldığı, yani konuşmalarda anlatılanların görselleştirildiği kısa film.

“Hayatınızın ne kadarını bize verebilirsiniz?”

Belgeselden yaptığım bu alıntı aslında işin kilit kısmı. Bu ağlar hayatınızın bir kısmıyla ilgilenmiyorlar. Hayatlarımızın tamamına sahip olmak istedikleri gibi, hayatlarımızı yönlendirmekte istiyorlar. Örneklerle veya kendi hayatınızın içinden kendi örneklerinizle de görebileceğiniz gibi bunu da başarıyorlar.

İki yer insanlardan kullanıcı diye bahseder. İlki uyuşturucu satıcıları, ikincisi sosyal ağlar.

Aslında hepimizin nasıl uyuşturulduğunu görmek için bilgin olmaya IQ olarak yüksek olmaya gerek yok, şöyle bir sakinleşip, durumu analiz ettiğimiz zaman, madde bağımlıları gibi sosyal medya bağımlısına dönüşmüş durumdayız. Hepimizin çok büyük bahaneleri var, haber takip ediyorum, çok önemli bir yazı okuyorum, arkadaşlarımla iletişim kuruyorum falan… Gerçekte bizlerin nasıl yönlendirildiği, çok açık bir dille açıklanıyor.

Sosyal ağlar, yeni bir para kazanma metodu oluşturdular. Sundukları hizmet ücretsiz. Fakat büyük şirketlere ellerinde ki bu datayı sunup reklam alıyorlar. Partilere bu dataları götürüp seçimleri bile manipüle edebileceklerini anlatıyorlar. Bizim masumca yaptığımız hareketler, işin arka planında para kazanma ağının bir parçası oluyor. Ne alacağımızı, ne kadardan alacağımızı, nasıl görüneceğimizi, ne giyeceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, neyi yüceltip neyi lanetleyeceğimizi belirliyorlar. Artık doğruya ulaşmak bu kargaşa içinde gitgide daha zorlaşıyor.

The Matrix (1999) gösterilen büyük pil tarlaları oluşmaya başladı. Bir kapsülün içinde enerji üreten nesnelere dönüşmedik belki ama esaret altındayız ve nereye istenirse o yöne doğru yol alıyoruz. Bir kapsülün içinde enerji üreten pillere dönüşmedik dedim ama dönüşmüş olabilir miyiz?

Barış – Nisan 2021

Malcolm ve Marie (2021)

Malcolm ve Marie (2021) Afiş

Yönetmen: Sam Levinson

Senaryo: Sam Levinson

Oyuncular: John David Washington, Zendaya

Benden: 6/10

Tür: Romatik, Drama

Ülke: ABD

Malcolm (John David Washington) ve sevgilisi Marie (Zendaya), Malcolm’un yeni filminin galasından eve dönerler. Kutlama devam edecek gibi durmamaktadır, arada bir gerginlik olduğu aşikardır. Ve yavaş yavaş kriz patlak verir. Çift birbirilerini acımasızca eleştirmeye başlar.

Bir insanın seni sevdiğini, hep yanında olduğunu anlayınca bir daha onu hiç düşünmüyorsun.

Biz bir çiftin kavgasını izler görünüyoruz ama Malcolm’un hiç susmayan, sürekli yüksek tondan, nihilist ve züppe tavrı aslında söylediği beyazlar ile siyahlar durumunu da göz ardı etmemize neden oluyor.

Bir yerden sonra, daha çok susan Marie’nin güzel görsel bir objeye dönüşmesi ve git gide uzayan anlaşılmaz diyaloglardan ziyade odağın güzelliğe kaymasına neden oluyor. Aslında erkek – kadın çatışması içinde, yönetmenin erkekten yana net bir tavır aldığını görmemiz, belki de kadına olan empatimizi artırıyor. Zira erkek tüm söylemlerinin aksine, elit ve başarılı olması münasebeti ile ezici tarafta, kadın, kötü geçmişi ve sessizliği ile ezilen tarafta kalıyor.

Film neden siyah beyaz bilmiyorum, bir enteresanlığı yok. Tenet filminde vasatı aşamayan John David Washington, burada da özellikle o abartı dudak hareketleri ve siyahilik üzerine çektiği nutuktaki dozu aşan vucut dili ile itici. Zendaya ise tam aksine sade ve kusursuz oynuyor.

Filmin girişinde ki dans sahnesini artı hanesine yazabiliriz. Tek mekandan nispeten iyi bir görselliği de olumlu olarak belirtebiliriz. Bunlar dışında bence gereksiz uzun, ve vasata yakın bir film.

Barış, Mart 2021

The Big Short – Büyük Açık (2015)

The Big Short - Büyük Açık (2015) Afiş

Yönetmen: Adam McKay

Kitap: Michael Lewis – The Big Short: Inside The Doomsday Machine

Oyuncular:Ryan Gosling, Christian Bale, Brad Pitt, Steve Carell

Senaryo: Charles Randolph

Benden: 7/10

Tür: Biyografi, Comedi, Dram, Tarih

Ülke: ABD

Sen aziz değilsin. Azizler, Park Caddesi’nde yaşamaz.

2000’lerde Amerika’da özellikle emlak üzerinden patlak veren ve Mortgage krizi olarak tüm dünyayı etkileyen ekonomik krizin öncesinde borsa oyuncularından bir grup bankaların açıklarını yakalarlar ve büyük bir gelir kaynağı sağladığını fark ederler. Krizi öngören dört farklı karakterin hikayesini birbirine girift bir şekilde anlatan film, aynı zamanda ahlak ve kazanç ikilemini de veriyor.

Christian Bale - The Big Short 2015

Bu büyük krizi ilk ön gören 4 ana karakterimizden biri olan Michael Burry (Christian Bale) bankalara gidiyor ve Mortgage hisseleri için açığa satış yapmak istediğini bunu karşılayıp karşılayamayacaklarına dair taahhüt istiyor. Bankalar kendilerine o kadar güveniyor ki istediği tüm taahhütleri verebileceklerini belirtiyor. Daha sonrasında kalan üç kahramanımız da olaya uyanıyor ve aynı yöntemi izliyorlar. Fakat daha derin bir ağ olduğu ortaya çıkıyor, bankaların batmaması ve bu paraları ödememesi için büyük derecelendirme kuruluşları (ki asıl para babaları bunlar) düşen hisse fiyatlarının reel rakamlarını vermiyorlar. Bu dört yatırımcımızda olayı irdeliyor, idelerken ahlaken de doğru mu yapıyoruz diye sorguluyor. Zira hem küçük yatırımcı, hem ev alan insanlar, hem de büyük şirketlerin batışı söz konusu.

İçimde bir his, insanların birkaç yıl içinde, ekonomi battığında hep yaptıkları şeyi yapacağını söylüyor: Göçmenleri ve yoksulları suçlayacaklar.

Aslında yukarıda ki alıntı filmin benim için asıl yeri. Kapitalizm her alandan nemalanan bir sistem. Kazanırken de kazanan, kaybederken de kazanan, insani olmayan, acımasızlığını, para, hırs, başarı gibi kavramların içine sokarak gizleyen bir sistem.

The Big Short - Büyük Açık (2015)

Yönetmenimizin görsel tercihleri, zaten anlaşılması zor bir dili olan filmi daha da zorlaştırıyor. Sürekli yakın planlara ve farklı parça görsellere yer vermesi belki belgesel havası katıyor ama çok yorucu bir film haline gelmesine de neden oluyor.

Filmde özellikle konuya çok uzak, hatta benim gibi nispeten yakın insanlar için de ilginç bir yol izlenip, borsa terimleri için, ünlü isimler anlatıcı oluyor. Margot Robbie, Selena Gomez gibi alakasız oyuncular ile bir yandan da bu jargonla alay ettiği söylenebilir.

İzlemeye değer mi? Evet. Zor bir film mi? Evet. Oyunculuklar anlamında çok başarılı, eleştirdiği yerlerde hiç bir gerçek kuruma acımıyor, isimlerini gizlemiyor, bu anlamda da çok başarılı. Fakat anlamak zor, yönetmenin görsel tercihleri ile daha da zorlaşan bir film.

Barış – Mart 2021

House of Cards (2013–2018)

House of Cards Afiş

Yaratıcı: Beau Willimon

Oyuncular: Robin Wright, Kevin Spacey, Michael Kelly, Kate Mare

Tür: Dram

Ülke: USA

Benden: 9/10

“Zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner.” diyor Victor Hugo. House of Cards da işte bu çarkın nasıl döndüğü ile ilgili bizi bilgilendiriyor.

I. Sezon

Yeteneği boşa harcanıyor. Güce karşılık parayı seçti. Bu şehirde neredeyse herkesin yaptığı bir hata. Para, on yıl sonra dökülmeye başlayan bir konaktır. Güç ise yüzyıllarca ayakta kalan eski bir taş binadır. Aradaki farkı göremeyen birine saygı duymam.

David Fincher’in yönetmen koltuğunda oturduğu 2 bölüm ile sizi selamlayan dizi, Kevin Spacey’in Francis Underwood karakteri ile siyasetin nasıl bir yapı olduğunu bize anlatıyor. Francis’in kameraya dönerek yaptığı açıklamalar bizimde bu işin bir parçası olduğumuz gerçeğini hatırlatmaktan öte, aslında biliyorsunuz ama susuyorsunuz, sizde benim gibisiniz diyor izleyiciye, hiç masumu oynamayın!

House Of Cards, Kevin Spacey

ilk sezonda her şeyin en şaşalı şekilde yaşandığı Amerika’da başkanlık seçimlerin sonrasında dönen siyasi entrikaları Francis Underwood ve eşi Robin Wright’ın oynadığı Claire Underwood üzerinden izlemeye başlıyoruz. Seçim kazanılmıştır ama istedikleri görevi alamayan Underwood ailesi Amerikan siyasetini kendi istedikleri şekilde yönlendirmeye başlarlar.

“Herkesin kendini dikkatle baştan yarattığı bir şehirde Freddy’in en sevdiğim huyu, değişmiş gibi yapmaya çalışmaması.”

“Delilik, kişide seyrek görülen bir nesnedir: Gruplar, partiler, uluslar, çağlar için ise bir kural hâlindedir.” diyor Friedrich Nierzsche. Biz nasıl bir deliliğin ortasında olduğumuzu idrak ediyoruz etmesine de bu duygusuz, acımasız, her kurumu, her olguyu, kendi lehine çevirmeyi başaran ve bunun için hiç bir yöntemi kullanmaktan çekinmeyen adam bir yanımızla nefret duygumuzu artırırken, diğer yanımız (en azından dizi bu diyerek) böylesi bir adanmışlığa hayranlık duyuyor.

İlk sezon itibari ile farklı bir oyunculuk ve senaryo izlediğimiz su götürmez bir gerçek. Sonuçta bizim gerçek hayatımıza etki eden siyasetin ne menem bir şey olduğunu zaten biliyoruz, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme yeteneği kazanmak için izlemek, okumak ve her bize laf eden kişiye inanamamak gerekiyor. “İnsanları kandırmak, kandırıldığına inandırmaktan daha kolaydır.” diyor Oscar Wilde. Kolay kandırılanlardan olmamamız dileği ile…

2. Sezon

İlk sezonun etkisi geçmeden başladığım 2. sezonda aksiyon kaldığı yerden devam ediyor. Francis Underwood ve eşi Claire Underwood’un istedikleri güce ulaşmak için kurdukları planın bu seferki hedefi direk Amerikan Başkanı.

“Dostlarımı azalttım, birde baktım düşmanlarım da azalmış!” kimin söylediğini bulamadığım bu sözü Başkan duymuş olsaydı Francis Underwood’un bu muhteşem gösterisine daha temkinli yaklaşacağı kesindi, ama duymamış 🙂

Gaffney’de kendimize has bir diplamasi anlayışımız vardı: Sağ elinle tokalaş ama sol elinde bir taş olsun.

Politik entrikaların, ince bir zeka ve acımasız bir kalp gerektirdiği, gerektiğinde her türlü durumu kullanmak gerektiği artık şaşırdığımız bir durum değil. Fakat insan koca başkandan daha akıllı olmasını da bekliyor açıkçası.

İki yüzlü olduğumu mu düşünüyorsunuz? Düşünmelisiniz zaten. Size katılıyorum. Güce giden yol riyakarlık ve kurbanlarla doludur. Asla pişmanlıkla değil.

Bu politik entrikaların içerisinde her şeyin güç için yapıldığını görmek, gerçek hayatımız için de bir yol gösterici aslında, “beni sizler var ettiniz.” söylemi doğru “ben sizler için varım.” söylemi ise tamamen yalan.

3. Sezon

Francis Underwood, seçilmeden Amerikan Başkanı olmayı başarmıştır. Şimdi hedef bu koltuğu korumak. Kendi partisi onu aday göstermeyeceğini belirtince, oyun yeniden başlar.

House Of Cards 3. sezon görsel

Eşini Birleşmiş Milletler elçisi olarak atayan başkan, bir taraftan da rakibi savcı Heather Dunbar (Elizabeth Marvel)’a savaş açar.

Aslanın ininden kurt sürüsüne. Taze et sizseniz, daha taze bir av öldürün ve onlara atın.

İlk iki sezondaki kadar etkileyici bulmasam da, başarılı bir sezonu daha geride bırakıyoruz diyebilirim. Rusya ile olan ilişkilerde Putin’in karşılığı olan başkanın çok vasat olması, yeni entrikaların tahmin edilebilir düzeye düşmesi vs. gibi durumlar bu sezonu diğer iki sezonun bir tık altına itiyor.

Hayal gücü kendi başına bir cesaret türüdür.

Güç savaşları aşk, evlilik, dostluk tanımıyor. Sezonun sonuna doğru 4. sezon hazırlığı olarak, Underwoodlar arasında ki gerilim de üst düzeye tırmanıyor.

Elite (2018 – )

Elite dizi afişi

Yaratıcı: Darío Madrona, Carlos Montero

Oyuncular: Itzan Escamilla, Miguel Bernardeau, Arón Piper,Omar Ayuso,Álvaro Rico,Ester Expósito,Mina El Hammani.

Tür: Suç, dram, gerilim

Ülke: İspanya

Benden 8/10

Las Encinas, İspanya’nın en zengin ailelerinin çocuklarının gitti bir okuldur. Okulları yıkılan işçi sınıfına mensup 3 öğrenciyi kabul eder. Zengin çocuklarla, fakir çocuklar arasındaki çatışmalarla başlayan dizi, zamanla bir çok konuya değinen ve içinde suç unsuru da barındıran bir yapım haline gelecektir.

Elit dizi oyuncuları, netflix

– Samuel, sen iyi bir çocuksun.

– Teşekkürler

– İltifat Değildi.

Zengin çocuklarının arasına karışan Müslüman bir aileye mensup kızımız, abisi suça bulaşmış, annesi ile yaşayan bir oğlumuz ve yine kuralları tanımama konusunda dirençli, her türlü suç unsuruna meyilli başka bir oğlumuz daha. Bu üç gencin okula girmesi ile beraber zengin fakir çatışması başladığı gibi, bir taraftan da başı kapalı kızımızla, diğer kızlar arasında başlayan başka bir çatışma var. Kapalı kızımızın okulun en başarılı öğrenci olması, okulun diğer en zeki öğrencisinin tam bir şirret olması, onun sevgilisinin bu kapalı kızımızdan hoşlanması, bu sevgilinin kız kardeşinin hem Samuel denen okula gelen fakir çocukla hem de onun abisi ile ilişkiye girmesi falan derken tam bir keşme keşe dönüyor dizi.

Zengin olduğun için bu söylediğime çok şaşırabilirsin ama insanlar hep hak ettiğini bulmaz.

Bizim Netflix için yaptığımız Aşk 101 dizisinin orjinali bu dizi. Bizim kültürümüzle zerre alakası olmayan ama bizim oyuncularımızın, yani Ali, Veli, Ayşe’nin oynadığı bir yapım çok iğreti dururken, bizim için yapay gelen İspanyol yapımı dizi yapay durmuyor. Zira burada olanlarla bizim kültürel, ekonomik, sosyal hiçbir bağlantımız mevcut değil.

Geleceği o kadar düşünüyoruz ki şu anı unutuyoruz.

Birinci sezon baz alındığın da gayet başarılı bir yapım olduğunu düşündüğüm dizi, 2 ve 3. sezon ile hayal kırıklığı denile bilir. Aynı sorunu Casa de La Papel‘de de yaşamıştık. Oyuncu kadroları için de benzerlikler mevcut olan bu iki yapımda, tüm dünyaya açılan ilk sezonları çok beğenilince, yenileri çekilmiş, haliyle yapay olan yeni sezonlar ilklerine göre çok daha vasat kalmış durumda.

Aşkı bulduğun zaman ondan kaçmak aptallık olur.

Dizi içerinde liseli çocukların cinsel birliktelikleri, eş cinsel ilişki (ki müslüman ailenin oğlu ile okulun müdürün oğlu arasında geçiyor), alkol, uyuşturucu falan derken, vay arkadaş bu nasıl lise diye içinizden geçiriyorsunuz. Bizde bırakın liseyi, üniversite de bile böyle bir ortam olması mümkün değil.

Geçmişin, geleceğinizi mahvetmesine izin vermeyin.

ilk sezon’da okulda işlenen bir cinayet var. Zaten tüm dizi boyunca da (3 sezonda da böyle) bir polis memuru tek tek okulun öğrencilerini sorguluyor. Olay anlatılırken öğrencilerde cinayetle ilgili bildiklerini anlatıyorlar. Tabi ki ters köşeler konulmuş, özellikle ilk sezon bu anlamda çokta başarılı olmuş.

Velhasıl kelam, güzel kızlar var, yakışıklı çocuklar var, entrika, suç, gerilim, ara ara özlü sözler var, basit -filozoflar gibi beyninizi yakmayacak- hap niyetine, hiç bir şey için fazladan düşünmenize neden olmayacak özlü sözler. (oh mis) Yani demem odur ki kendini izlettiren bir yapım. Basit, içi boş, beklentinizi en az düzeye indirerek, ütünüzü yaparken izleye bilirsiniz, yatmadan önce bi yarım saat boş boş bir şeylere bakayım derseniz o da olur. Bu tarzın en iyilerinden. 🙂

Barış, Küçükyalı – 2020

Çınar Bey’in Zernişan’ı

Gökyüzüne meydan okuyan devasal büyüklüğü ve toprağı sarıp sarmalamış kökleri ile çınar ağacı, bulutlarla şakalaşıyor, rüzgar ile türkü söylüyordu. Kolunda asılı duran kendi deyimi ile evlatlığı salıncağı tanıtıyordu tüm dostlarına. Kendisine sıkı sıkıya bağlı olan salıncağı öylesine sevmişti ki, kendinden bir parça olarak görüyordu onu. Aslında yanılmıyordu da, iplerini saymazsak, ahşap oturaklığı ile salıncak, çınar ağacı olmasa var olamazdı. İnsanoğlu ile neşeli bir birlikteliğini sağlıyordu bu evlatlık. Şimdi dostu rüzgar ile oynayan evlatlığına sevgi ile bakıyordu. Sonbaharın hafif hafif vuran soğuğunda, yağmur taneleri ile ıslanmış toprağın bir metre yukarısında, nazlı bir taka gibi sallanıyordu salıncak.

Güneşin tüm gücünü gösterdiği bir günde, elinde bir tahta parçası, halat ve yastık ile gelmişti Uğur Bey. Çınar’ın yabancısı biri değildi. Çınar biliyordu ki bu adam, köklerini saldığı toprağın ve bu toprak üzerindeki her şeyin sahibiydi. Bukleli saçları ile bir küçük insan duruyordu yanında, kırmızı fileli eteği, minicik elleri ile tam bir küçük insan. Bu küçük insanın bitmeyen bir neşesi ve enerjisi vardı. Uğur Bey, halatı tahta parçasına dolayıp, üzerine yastığı koyarken, o hiç durmadan hoplayıp, zıplıyor, çınarın etrafında pır dönüyordu. Küçük insanı izlemeye öylesine kaptırmıştı ki kendini dallarına sarılan halat parçasının sıkılması ile canı yandı. Küçük insanın gülüşleri çınarın canın yanmasının önüne geçmiş, nedenini bilmediği bir şekilde mutlu etmişti onu.

Salıncağın üzerine kurulan küçük insanı ileri itmeye başladı Uğur Bey. Küçük insan gidiyor, geri gelince tekrar itiyordu. Böyle böyle daha yükseğe daha yükseğe çıkıyordu kahkahalar. Böylesine içten kahkaha atan, sevinçle gökyüzüne yükselip geri gelen birini hiç görmemiş olan çınar şaşkınlık içindeydi. Kendi gövdesi kadar yüzünde çizgiler taşıyan Uğur Bey, çınara bakıyor “arkadaş getirdim sana Çınar Bey” diyordu. Çınar geçmişi anımsadı ona “Çınar Bey” ismini veren Mahir Bey’i, onu buraya ilk getiren, her gün konuşan, gövdesine yaslanıp sessizce oturan adamı. Çocukluk ve gençlik zamanları şöyle bir gözlerinin önünden geçti Çınar Bey’in.

Tam derin düşüncelere dalmışken irkildi. Küçük kız salıncaktan inmiş, kendisini izliyordu. En yüksek dalına kadar kaldırmış kafasını, gökyüzüyle birleştiği noktadan aşağıya kadar süzmüştü çınarı. “Ne kadar ufak” diye düşündü çınar, “on misli büyüğüm ondan.” Zernişan öylesine hayran hayran öylesine sevecen bakıyordu ki, tüm köklerine su değmiş gibi sevindi çınar. – Dede! bu ağaç benden büyük mü? Gülümsedi Uğur Bey – Bu çınar, senden, anne babandan, benden, benim babamdan bile büyük, dedem dikmiş bu çınarı buraya, çorak bir arazi iken buralar, bu çınar canlandırdı bu araziyi derdi” “Buralarda bu çınarın tek yaşıtı bizim evdir, o bile kaç kez onarıldı da bu devasal çınar böylesine haşmeti ile durdu yıllardır. ” Çınar Bey’in aklına o zamanlar geldi, tek başına yaşadığı, sessizlik dolu zamanlar, tüm gençliği. Mahir Bey’in arkadaşlığı geldi. Bir ev bir de çınar. Ev konuşamazdı, ölü ağaç parçalarına odun deniyordu ve odunların konuşma yetisi yoktu.

Zernişan kollarını açtı, çınara sarıldı. Düşen yapraklarını topladı. Şarkılar söyleyip dans etti etrafında. “Çınar çınar,koca çınar, benimle oynar mısın? dallarını sallar mısın? Salıncak salıncak, salın salıncak, benimle oynar mısın? yastığını bana atar mısın?” Bu neşeye ortak olmamak mümkün değildi, dallarını sallıyor çınar, Zernişan’ın üstüne yapraklarını bırakıyordu. Mahir Bey’i düşündü, oğlu Ferid, sonra Ferid’in oğlu Uğur, onun oğlu Ozan. Hepsinin çocukluğunu anımsadı Çınar Bey. Hepsini çok sevmişti ama ilk defa bir kız geliyordu yanına, küçük insan olarak bir kız, gövdesine sarılan, öpen, yanağını koyan bir kız, ismi güzel Zernişan.

Eylül geçti, ekim geldi. Yağmurlar dövmeye başladı yeryüzünü. Rüzgar gücünü gösterdi tüm var olanlara, uğul uğul uğuldayarak. Böylesi havalarda giderdi küçük insanlar, sonbaharda yapraklarını dökerken giderler, sonra elleri yanakları, gözleri, kulakları büyüyerek gelirlerdi. Yağmur toprağı beslediği gibi mi beslerdi küçük insanları? Mahir Bey’i anımsadı, güneşli günlerde de dururdu, bembeyaz kaplandığında etrafta, yağmurlarda da dururdu, ayazda da. Küçük insanlar güneş seviyordu, çınar biliyordu.

Çınarlar gökyüzünü iyi bilirdi, yeryüzünü toprağı iyi bilirdi, kuşları, böcekleri, renkleri iyi bilirdi. Yeşilden sarıya nasıl geçileceğini, etraf bembeyazken hangi sincabın gelip dallarında korunacağını iyi bilirdi. Rüzgarı bilirdi çınar, yağmuru bilirdi, ıslanmanın ne güzel bir şey olduğunu iyi biliyordu. Çınarlar sessizce duruyordu zamanın içinde, etraflarında insanoğlu büyüyordu, can veren de can alanda olan insanoğlu. Çınarlar bazı insanları biliyordu, bazılarını hiç bilmiyordu. Sevgiden doğmuşlardı yıllar yıllar evvel, Zernişanları beklemek bizim Çınar Bey’e daha çok ömür veriyordu.

Barış, Erenköy – 1997

Guilty Bystander (1950)

Guilty Bystander (1950) Afiş

Yönetmen: Joseph Lerner

Kitap: H. William Miller

Oyuncular: Zachary Scott, Faye Emerson, Mary Boland

Senaryo: Don Ettlinger

Benden: 5 / 10

Tür: Suç, Dram, Kara Film (Film-Noir)

Ülke: USA

Max Thursday, dedektiflik yapan,alkolik, eski bir polistir. Eski eşi Georgia, oğulları Jeff ve kardeşi Fred’in kayıp olduğunu söyler. Hem alkoliklik hem de New York’un suç dünyası ile yüzleşmek zorunda kalan Max, vurulur, iyileşir, didinir çabalar ve büyük oyunu bozarak oğlunu kurtarır.

Özellikle bu döneme ait filmlere olan sevgim ile kara film durumu birleştiğinde çok daha başarılı bir bağımsız film izleyeceğimi düşünmüştüm ama film bende hiç bir iz bırakmadı. Senaryonun karanlık tarafı daha da karanlık ve anlaşılması zor bir hale gelince yer yer filmden koptuğumu, 90 dakika nasıl bitecek diye düşündüğümü üzülerek belirtiyorum.

Guilty Bystander (1950) sahne

“Kara film – Film Noir denildiğinde sadece karanlık bir atmosferden bahsetmiyoruz. Makyaj ve dekorla birlikte, femme fatale (En basiti çevirisi kötülüklere neden olan, çekici kadın) olması, suç, suçlu ve bunu araştıran polis veya dedektif olması, ortamında konuya uygun olarak karanlık olması ve tabi ki alkol, sigara falan mutlaka olması gerekiyor. Müziklerin genelde çok başarılı olduğunu belirtmek istiyorum. Sonu itibari ile de izleyici şaşırtması özellikle beklenir. “

Guilty Bystander (1950) famme Fatale

Amerikan sineması ile dedektiflik hikayelerinin bir araya geldiği ve daha düz bir anlatımın tercih edildiği bu filmlerde, kahraman ve suçlu durumu çetrefillidir. Ying-yang durumu mevuz bahistir. Her kötülüğün içinde bir iyilik, her iyiliğin içinde bir kötülük desturu işlediği gibi anti kahramanların, kahramanlıkları da sorguya açıktır. Film Noir türü zaman içinde Neo-noir filmler ile değişime uğramış çok daha büyük bütçeli yapımlar ortaya koymuştur.

Bu film için oyunculuğu vasat üstü, konuyu çok basit bulduğumu belirtmeliyim. Dönemine göre değerlendirdiğimiz de mutlaka kalbur üstü bir yapımdan bahsediyor olabiliriz tabi ama türün Gilda(1946), Sunset Boulevard (1950) ve The Big Heat (1953) gibi mükemmel örneklerinin yanında, Guilty Bystander vasatı aşamamış gibi geldi bana.

Barış, Nisan 2020

Dzma | Kardeşim (2014)

Dzma Kardeşim Afiş

Yönetmen: Thierry Grenade, Téona Grenade

Oyuncular: Kakhi Kavsadze, Irakli Ramishvili, Nato Shengelaia,Zuka Tsirekidze

Senaryo: Dato Chubinishvili

Benden: 8 / 10

Tür: Drama

Ülke: Georgia | France

SSCB dağıldıktan sonra ki süreçte Gürcistanın’ın başkenti Tiflis’te geçiyor film. Giorgi, 16 yaşındadır, savaş sonrası sokaklardaki şiddet henüz ortadan kalkmamıştır. Yasak olan Amerikan filmlerinin serbest olması üzerine, Giorgi özellikle mafya filmlerinden etkilenerek, Tony Montana ve Vito Corleone gibi olmak ister. 12 yaşındaki kardeşi ise çok iyi piyano çalmaktadır. Kardeşinin kendisi gibi olamaması için de elinden geleni yapmaya çalışır.

Filmin başlangıç sahnesi ile birlikte sizi içine çeken bir yanı var. Özellikle sokakta yürüyen yaşlı amcanın etrafındaki mahalle kültürü aslına bakarsanız bize de çok yabancı değil. Fakat bilmediğimiz bir yerden devam ediyor. Bizim toplumumuz için yaşamadığımız savaş sonrası yokluk ve devam eden kaos durumu. Yılmış, korkmuş ve çaresiz bir halk görünümü var. Aslında savaşın ve devamının bir topluma neler yaptığını anlamak isteyenler için gayet net anlayabiliyoruz. Böylesi ortamlarda tüm değer yargıları ortadan kalkıyor, bir taraftan insani birşeyler devam ederken diğer taraftan yaşamak için vahşileşen bireyler görebiliyoruz.

Dzma Kardeşim Film Sahne 1

İngilizce ismi ile Brother, Tiflis’in savaş sonrası durumunu ikili ilişkiler üzerinden başarılı bir şekilde anlatabiliyor. Yönetmen, abi – kardeş, iki arkadaş, anne – oğul gibi ikili ilişkiler ile anlatımını derinleştirilmeye çalışırken aynı zamanda da daha dramatik bir yapı kurmaya gayret ediyor. İlk film olarak çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim.

Filmin eksik yanları da var. Burada anlatıcının anlatmak istediği ve duygusal olarak bizi sarsan meseleleri var. Fakat işin içinden çıkmakta zorlandığını, konunun bazen dağıldığını anlayabiliyoruz. Tüm bu kaosun ortasında piyano çalan 12 yaşındaki çocukla da empati kurmaya çalışırken, henüz 16 yaşındaki abisi ile de empati kurmaya uğraşıyoruz.

-Anne, Giorgi de savaşa gitmek zorunda mı?

-Hayır, Datuna. O gitmek için çok genç

Aslında film den basit bir replik. Fakat savaşa gitmek için çok genç olan kişinin film boyunca başka bir savaşın içinde olduğunu görmemiz açısından güzel bir sekans.

Gürcistan sineması için çok fazla bilgi sahibi değilim, fakat izlediğim film olumlu bir bakış geliştirmeme neden oldu. Ülkeye ve tarihsel geçmişine bakışı, insanlarının yaşadığı süreç içerisinde ki sıkıntısı iyi verilmiş diyebilirim. Farklı ülkelerin sinemaya hem konu hem de anlatı olarak değer katmaları çok değerli.

Barış, Nisan 2020

Kısaca

I

Kaç yol var yürünebilir?
Kaç gece biter gün doğar
                           insan ömründe
Kaç kere tutulur Güneş
Kaç kere tutulur insan, insana
İnsan kaç kere kaçar
                            Ardına bakmadan...

II

Gecenin karanlığı geçiyor, hissedemediğim
Ruhumu arıyorum
Tüm ikna çabalarına rağmen
in olmuş cin olmuş, yok olmuş...

III

Çocuklar oyun oynuyor
                        Beyrut'ta değil
Tel Aviv'de 
               denize giriyorlar
Geleceklerini hazırlayan babaları
          Beyrut'ta öldürüyor, 
oyun arkadaşlarını

IV

Bu kan, bombardıman, ölümün ıslak yüzü
gazeteler ve televizyonlar, kanla atıyor başlıklarını
git gide sıradanlaşıyor
                    SAVAŞ
başka topraklarda vuruyor
                             başka toprakların halklarını
Ruhları ölenler olarak seyrediyoruz
kalabalık, ruhsuz
ama insan!

V

Şimdi bir türkü söylesen bana
Bir bulut geçse, yağmur olsa, tertemiz
yavaş yavaş kapatsan gözlerini
sözlerin kalsa görünür
içinde biriken ağıt
ben utanarak sussam
gözlerini açsan
gözlerinle vur gözlerime
akan yaşım kan olsun
ölüm sözlerinle, yaşam gözlerinle olsun

VI

Halk olduk, her coğrafyada
katillerin kirli ellerinde
yeri gelir sel olur, durmaz engelinde

Halk olduk, ezilmiş, 
                        çıkmaz sesimiz
ayak altlarından kalkar bedenimiz
tanınmamış kara parçalarında 
                      öldürülürken geleceğimiz

Halk olduk, tarihinde tarifsiz
azalırken çoğalan kendi özünden
vazgeçmedi
                    kurşun gibi ufacık ölümlerden

Barış, Kadıköy 1995 – 2000

EksikKalan…

I

“Günler geçip gidiyor. Küçük uğraşlar büyük zamanlar alıyor. Anlamlı, anlamsız diye ayıramıyorum akıp giden hayatı. Büyük bir kısmının anlamsız olduğunu hissediyorum, hissediyorum hissetmesine de insan bu konuda çelişkili biliyorsun, bugün için çok anlamlı olan yarın değerini yitirirken, çok anlamsız olan değerlenebiliyor. Seni düşünüyorum en kısa zaman dilimlerinde, ilk fırsatlarda, kendimce ilk fırsatlar yaratmak için çok yaratıcı olduğumu fark ediyorum.”

Yine mi mektup yazıyorsun diyor kulağım üstünden bir ses. Süleyman’ın sesi. Karşıma teklifsiz otururken, ben sana Sevgi’yi anlatayım da sen de sevgiyi öyle yaz. Her insan bir kor taşıyor hayatının bir döneminde, taşıdığı kor daha canlı tutuyor insanı ve daha konuşkan. Süleyman’ın kız arkadaşı Sevgi, platonik ama platonik olmayan arada derede bir aşk hikayesi. Bizim gençlik zamanlarımızın özelliğini taşıyor, herkesin bildiği ama kimsenin birbiri ile konuşamadığı zamanlar bunlar.

Süleyman’la ortak bir düşüncemiz vardı. Sevgi üstüne konuşmak için sevmek gerekiyordu. Sevmeyen insan sevgi üstüne konuşmamalıydı. Sevgiyi yüceltmek lazım deyişini hatırlıyorum. Sevmeyen insan bunu yapamaz, bin türlü fikir üretir, sevginin saydamlığını, saflığını, insanın anlamayıp hissettiğini bozar. Bu tezimizi zamanla çok geliştirdik, içmeyen insan içki üstüne konuşamaz, gezmeyen insan gezi üstüne konuşamaz falan derken tüm hepsinin doğru olduğu kanaatine vardık zira insanlar çok konuşup az yapıyordu. Daha çok yapmak daha az konuşmak gerekirken tam tersini bilgisizce, küstahça yapmayı tercih ediyordu. Alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak diye başlıyorsak söze kesin filozofça bir şeyler çıkacak demekti ortaya.

II

“Gün usulca karardı pencerede.

Gece oldu. Lambaya bakıyordum

Camda, yalnızlığımı gördüm derinde

Baktım ki başı boş bir sokak, mutsuz

Taş kesilmiş yüzümde, ellerimde.

Vay benim alın yazım, ıssızlığım!”

Oktay RIFAT

Saat 3, sabaha karşı üç, neden sabaha karşı deniyor acaba, sabaha kim karşı koyabilir ki, hem insan neden sabaha karşı olsun. Çok içtik gene, en güzel saçmalamak aşırı alkollüyken oluyor. Zihin bir anda sınırsızlaşıyor, her şeyi her türlü düşünebilir hale geliyor. Neyse bahçeye çıkıp şöyle bir sabah ayazını alayım da kendime geleyim. Ne kadar sessiz bir gece, doğa çok geveze ama, bu ağaçları sürekli hışırdıyor, cırcır böcekleri ötüyor arada, çok uzaklarda gürültü ile kayan bir yıldız. Gürültücü ama çok ağırbaşlı bu doğa ve çok efendi. Aheste aheste yapıyor yapacağını, bir bulutsusu var yukarıda herkesi kendine hayran bırakıyor, bir bulut tarlası taşıyor ayının önden geçirmek için ki ressamları uyku tutmasın diye, şairler tüm ömrünce aradığı kelimeleri hemen bulsun diye.

Saat 3’ü biraz geçti sanırım, sarma sigarayı yaktığıma göre daha zamansız bir anda değilim, henüz yeryüzündeyim, bahçede hafif bir ürperti içinde, gökyüzünü izliyorum ve bunu biliyorum. Biliyorum o halde gökyüzü var. Breh breh breh, Descartes halt etmiş. Bence Dekart’ta çok matah biri sayılmaz, böyle oturmuş bahçesinde, gökyüzünü izlemiş, rüzgarı dinlemiş, ne yapacağını bilemediği bir anda evreka…

Çok bulutu var doğanın, o kadar çok ki tüm gökyüzünü öylesine bir anda kapatabiliyor. Öylesine kapatabiliyor ama öylesine kapattığını düşünmüyorum. Utangaç biri gözleri doluyor, saklamak istiyor. Doğanın gözleri neden dolar acaba, o da aşk acısı çeker mi? Canı yanar mı? Sevdiği birini kaybetmişliği var mıdır? Bende ki de laf, eğer bu dediklerim olmasa neden bu kadar ağlasın…

III

Hey! Saklandığın delikten çık.

Nerede coşkun, cesaretin. Hayat bir eğlenceydi hani küçük ukala! Demek sözcüklere de değer vermiyorsun. Demek işine gelene eyvallah, gelmeyen önemsiz…

Sen yazarda mı oldun, aşk,ölüm daha neler neler. Neler? Bırak bu ayakları! Çok konuş ki anlasınlar içinden gelen tıngır, tungur sesleri. Boş sesleri, boşluğun sesleri.

Sakın, sakın hiçbir şey yaratma ama en büyük sanatçı sen ol. Anlamsızca konuş ki filozof diyebil kendine, inançları kur, inançları yık, insanı anlat, anlat kalabalıklara, arkanı dönünce köylü de, sürüde de babam de, alkışlar kıyamet tadını çıkart. Bak sağına soluna, dumanlı konuşmaların ortasında kendi başına, gözlerini kırpıştırma, yalnız başına, yapayalnızsın tek başına…

Küfür etmek istemiyorum sana ulu piç! Özgüven, lafazanlık sende, sevgi üstüne at, tut, yut, koyun koyuna, tüm koyunlarda geçirdiğin anlar boyunca, gerçek de, gerçekten birgün gerçeği söyle, sevmedim de kimseyi, sevmedim. Kendimden başka hiçbir şeye değer vermedim.

Değeri sadece kendi üstünden biçenler, en değersizler bil istedim. Sen yine de bildiğin gibi yaşa, padişahım çok yaşa…

Barış, Kadıköy 1995-1999